Bolluk ve Kıtlık Psikolojisi

Son zamanlarda okuduğum bir kitap para harcama konusundaki bakış açımı kökten değiştirdi: Marie Kondo’nun “Derle, topla, rahatla” kitabı. Sahip olduğumuz eşyalar ne kadar az ve öz olursa o kadar berrak bir zihne sahip olacağımızı yazıyor. Marie Kondo’yu okuyunca babaannem aklıma geldi. Babaannem cahil bir kadın olmasına rağmen ayda yılda bir çok yerinde tespitler yapıp beni şaşırtırdı. En iyi hatırladığım cümlesi şuydu:”biz insanlar ömür boyu evlerimize dışarıdan birşeyler toplayıp taşıyoruz. Ömrümüz bitiyor, taşımamız bitmiyor”. Babaannemin bu sözü sanırım eşyaya bakış açımı şekillendirdi, çünkü hiç unutmadım ve şöyle düşündüm: “Evet! Sürekli eşya toplayıp evlerimize taşıyoruz. Ne kadar acınası varlıklarız. Oysa ki tek ihtiyacımız olan bir yatak, bir döşek, akmayan bir tavan ve karnımızın doyması. Uğruna aylarca çalışıp evimize doldurduğumuz yan sehpa, orta sehpa, 5 kapılı dolaplar ve varlığını dahi unuttuğumuz yüzlerce parça evimizi tıkış tıkış yapıyor ve biz ömrümüzün yarısını bu gereksiz eşyalara hizmet etmekle, yani ev temizlemekle geçiriyoruz. Bu ne kadar acınası ve saçma!”.

Marie Kondo sadece bize mutluluk ve heyecan veren eşyaları tutup gerisini atmamızı öneriyor. Bu şekilde insanlar varlığını unuttukları herşeyden arınıp az, öz ve güzel eşya ile yaşamaya başlıyor. Eskiden bir yöneticim vardı. Bana şöyle demişti “İnsanlar aynı anda 4 veya 5 insanla doğrudan çalışabilir. Kapasiteleri biraz yüksekse bu sayı 6-7’ye çıkabilir, ancak daha fazla olamaz.” Bu sözü hiç unutmadım ve aslında hayatın her alanı için geçerli olduğunu ömrüm boyunca tecrübe ettim. Giyisilerimizin, mutfak eştalarımızın, kitaplarımızın varlığını unutuyoruz. Oysa ki her birinden sevdiğimiz 5-6 parçaya sahip olsak sahip olduklarımız bize yük olmaktan çıkacak ve onları layıkıyla kullanacağız. Dükkanlarda “al beni! al beni!” diye bağıran ve almazsak bir tarafımızın eksik kalacağını zannettiğimiz onca eşya dolapları boyluyor ve orada unutuluyor. Şöyle düşünün: dükkana geri götürünce paranızı geri alabilecek olsanız bazı eşyalarınızı geri götürmez miydiniz? Evet ise işte o eşyalardan paranızı geri alamayacak olsanız bile kurtulun. Giyisi dolabınız küçük, az ve öz birkaç parçadan ibaret olsun. Kitaplığınız tekrar tekrar başvurduğunuz birkaç kitabı geçmesin. Sevmediğiniz mobilyaları hemen atın. Az sayıda eşyanız olunca ev toplamak ve temizlik hemen hemen hiç zaman almayacak ve kocaman evin içi tıklım tıkış olmadığı için hem siz hem eviniz nefes alabilecek. Birçok insanın yaşadığı yeri ve evi beğenmediğini, ama taşınmaktan korktukları için yerlerinden kımıldamadıklarını biliyorum. Oysa eşyaları az olsa bu bir sorun olmaktan hemen çıkar. Tüm mal varlığınızın bir bavula sığdığını düşünsenize. Her an yaşadığınız mekanı değiştirebilirsiniz. Az eşya az sorumluluk, yani özgürlüktür. Bu özgürlüğün tadını aldıktan sonra satın alma isteği kendiliğinden kaybolayak. Artık alışveriş merkezlerini gezip ”eve ne götürsem?” diye düşünmeyeceksiniz, çünkü her aldığınız eşyanın bir yükümlülükle geldiğini, hizmet istediğini, size ayak bağı olduğunu bileceksiniz. Artık boş zamanlarınız alışveriş merkezinde geçmeyecek, hayal ettiğiniz hayatı yaşamaya zamanınız olacak. Bakkala, pazara gittiğinizde alışveriş arabanızı sanki kıtlıktan yeni çıkmış gibi tepe tepe doldurmayacaksınız. Alışveriş merkezlerindeki malları size bedava verseler dönüp bakma zahmetine girmeyeceksiniz. İşte buna bolluk psikolojisi diyoruz. Ne tuhaf değil mi: az eşya bolluk psikolojisi içinde yaşadığınıza işaret ediyor. Çok eşyaya sahip olmak ise kıtlık psikolojisine sahip bir insan olduğunuzu gösteriyor. Eşya alarak aslında korku ve eksiklerinizi kapatmaya çalışıyorsunuz.

Kiraya verdiğimiz bir apartman dairemiz var. Üst ve alt kat komşularımız eğitim, para ve sağlık fakiri insanlar. Her iki eve de şu veya bu sebepten girmişliğim var. Evler farklı millete mensup, farklı hayat tarzı olan insanlara ait, ancak ikisinin de ortak bir yanı var: evler eşya ile tıklım tıklım dolu. Hatta sadece kendi daireleri mi? Apartman ana girişi, bodrum katı, merdiven araları… her yer onların eşyaları ile dolu. Eşyalara baktığım zaman ”bunu da ne yapacak?” diye şaşırıyorum çoğunlukla. Eski şifoniyer, boks eldiveni(sporla alakaları olamayacak kadar şişmanlar), eski perdeler, yığın yığın kıyafetler… oysa bu insanlar 5-10 euro gibi küçük paralar için büyük rezillikler çıkarabiliyor. Onların kafasında para ve eşya kıt olduğu için edindikleri veya buldukları mallarla yollarını ayırmakta güçlük çekiyorlar. Bu insanlar kıtlık içinde büyüdükleri için istifçiye dönüşmüşler. Akıl ve eğitim yönünden zayıf oldukları için eksiklerinin farkına varıp bir türlü hayatlarını düzeltemiyorlar. Eşya bolluğu ve para fakirliği içinde debelenip duruyorlar.

Marie Kondo’nun kitabını okuduktan sonra zaten az eşya olan evimde fazlalık ne varsa atmaya, satmaya ve dağıtmaya karar verdim. Ayrıca asla yiyecek ve temizlik malzemelerini  ucuza alıyorum diye toptan almayacağım. Onun yerine haftalık ve ihtiyacım olduğu kadar az az satın alacağım. Temel amaç az eşya ile evi sürekli temiz ve düzenli tutabilmek. Bunun yanında atılan yiyeceğin de önemli ölçüde azalacağına inanıyorum.

Bolluk ve kıtlık psikolojisi üzerinde kafa yorduktan sonra Para Bey ile hayatımızla ilgili önemli kararlar aldık ve bazı şeyleri değiştirmeye başladık. Belçika’ya gelir gelmez zaten az eşya olan evimizi altüst edip eşyalarımızın yarısından kutulduk. Attıklarımız şunlar:

  • 2 metreküp hacminde, çoğu bana ait ve zaten okumuş olduğum kitaplar. ”Asla atmam” dediğim kitaplarımı atıp kendimi aştım.
  • Neredeyse hepsi Para Bey’e ait 500 adetten fazla CD (zaten yıllardır bir Internet müzik yayıncısına aboneyiz)
  • birkaç torba dolusu, çoğu çocukların küçülmüş ayakkabıları ve giyisileri, kullanmadığım çantalar, şemsiyeler vesaire.
  • El dokuma İran’ın Nain bölgesinden bir halı (atmadık, sattık)
  • 4-5 parça mobilya (az bir paraya sattık)
  • yüzlerce parça oyuncak
  • kullanmadığım çeşitli havlu ve çarşaf takımları, her yatağa iki nevresim takımı ve kişi başına iki havlu bıraktım.

Neticede evde çocuk kitapları(onlar tekrar tekrar okunuyor), birkaç sözlük, henüz okumadığım 20 kadar kitap dışında kitap kalmadı. Ailenin giyisileri 2 bavula sığabilecek hacme kadar azaltıldı. Çocukların oyuncakları ise birkaç pelüş oyuncak ve bir ahşap tren takımından ibaret kaldı. Eşya envanterimiz ise şu: çalışma masamız, büyük masa ve 5 sandalye, koltuk, büyük dolap ve 4 yatak, 2 halı ve 1 kilim. Elbette çok değerli müzik sistemimiz bizimle uzun yıllar kalacak. 165 metrekarelik 3 katlı evimizin üçte ikisi boşaldı. Tavan katı boş, orta katta çocuk odaları var, ancak bizim çocuklar ayrı ayrı odalarda uyumayı sevmiyor. Odaların birinde biz, birinde çocuklar uyuyor. Sonuçta ev bize çok büyük gelmeye başladı ve buradan taşınma kararı aldık. Her yere yürüme ve bisiklet mesafesinde olabilmek için şehrin tam merkezinde 95 metrekarelik üç odalı bir daire aldık. 5 kişilik ailemiz oraya rahatlıkla sığacak. Çocuklara ve bize birer yatak, 5-6 kat giyisimiz, yayılmak için bir koltuk ve elbette müziğimiz bize yeter. Yeni dairemiz 10.katta, manzaralı, yüksek tavanlı ve her yer cam. Asla basık ve sıkışık hissetmeyeceğiz. Üstelik giriş katında büyük bir bisiklet park yeri var. Daha küçük ve içinde yataklarımız, koltuğumuz ve masamız dışında eşya bulunmayan yeni evimize taşınmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Temizlik ve ev toplama gibi bir derdimiz elbette olmayacak. Ben de bütün zamanımı spor yaparak, okuyarak, blogumu geliştirerek ve kim bilir başka nasıl projelerle geçirebileceğim. Belki de 3-5 sene sonra o düzeni de değiştirip bambaşka bir hayatımız olacak. Belki de 5 kişilik küçük ailemiz göçebe düzene geçecek ve canımız nerede isterse orada yaşayacağız. Biz bu hayatı doğrusu çok seviyoruz.