Türkiye Gerçeğinde Çocuk Yetiştirmek

Önceki yazılarımda çocuk yetiştirme felsefemi biraz anlatmaya çalıştım. Özel okullara neden karşı olduğumu söyledim. Bu yazılara oldukça tuhaf yorumlar geldi ve gelmeye devam ediyor. Bunun için tekrar bir yazı yazma gereği duydum.

En sık yazılan cümleler şuna benziyor:

Genel mantık çerçeveniz malesef Türkiye şartlarına uymuyor. Siz tüm bunları lokal bölge olarak düşünüp yazıyor olabilirsiniz lakin Türkiyenin legalitesi var. 

Cümle son derece bozuk olduğu için aşağıdaki gibi düzenledim:

Mantık çerçeveniz maalesef Türkiye şartlarına uymuyor. Yazdıklarınız yaşadığınız yer için geçerli olabilir ancak Türkiye gerçekliğine uymuyor. 

Yazdıklarım özellikle de Türkiye için geçerli şeyler. Özel okul seçimi aslında ahlaki bir seçim. Öncelikle herkesin mutabık olduğu Türkiye gerçekliğini aşağıya yazalım: Türk toplumu son yıllarda şok ardına şok ile terbiye ediliyor. En son 15 temmuz bahane edilerek kişisel hak ve özgürlükler önemli ölçüde sınırlandı.  Zengin ve fakir arasındaki uçurum her geçen gün artıyor. Ayrışma her alanda hızla devam ediyor: Erkek-kadın(artan kadın cinayetleri), din(körüklenen İmam Hatip okulları ve şiddetle karşı çıkanlar), milli farkların körüklenmesi(Türk-Kürt-Suriyeliler) v.s. Toplumsal alanlar hızla özelleştiriliyor, mesela parklar, ormanlar, yollar, okullar…Sosyal yardım ağları hızla parçalanıyor. Başınıza birşey gelse güvenebileceğiniz bir devlet yok.  Bunları görmem için içinde yaşamam gerekmiyor. Tayyip neden sürekli toplumun bazı kesimlerini hedef tahtasına oturtuyor ? Cevabı basit: sizi daha iyi bölebilmek için. Neden eğitim sistemi özelleştiriliyor? Elbette sizi daha iyi bölebilemek için. Fakirler fakirlerle, zenginler zenginlerle okuyacak. Bana Türkiye şartlarını bilmiyorum diye çıkışacağınıza kendinize şunu sorun: Bu sistemi destekliyor muyum, desteklemiyor muyum? Evet mi hayır mı? Ben hayır diyorum. Bu sistemin parçası olmamak için çocuklarımı asla özel okullarda okutmazdım. Benim için bu tamamen ahlaki bir seçim.

Konuyu biraz daha ayrıntılandırmak istiyorum. Belçika OECD ülkeleri arasında okulsal ayrışmanın en yüksek olduğu ülkelerden biri. Okullar bedava, ancak bazı okullarda Flaman nüfus sadece %1. Bazı okullar yabancı göçmenlerin çok gittiği okullar olarak isim yapmış ve orta direk Flamanlar çocuklarını oralara vermiyor. Ben onlar gibi düşünmüyorum. Okul seçerken iki etkene bakıyorum: yönetimin ne kadar açık fikirli olduğuna ve evime yakın olup olmadığına. Toplumun farklı katmanlarından çocukların bir araya gelmesi bana göre okulu zenginleştiren bir unsur, eğitimi aşağı çeken değil. Bu arada çocuklarım çok akıllılar. Hangi okula giderlerse gitsinler hayatta başarılı olacaklarını biliyorum, çünkü onlar benim çocuklarım. Asla onları elit diye ün salmış, ama benim değerlerimle zıt düşen bir okula vermezdim.

Eğer Türkiye’nin gidişatından memnunsanız, çocuğunuz aynı sizin gibi okul parasını denkleştirebilen velilerin çocukları arasında okusun. Verin çocuğunuzu özel okula. Ancak hem bu düzene kızıp hem parçası oluyorsanız içinizde çözmeniz gereken önemli bir ahlaki sorununuz var: iki yüzlülük.

Okuyucum serzenişine şöyle devam ediyor:

Çocukların okul vb şeylerinden öğütler vermişsiniz lakin size çok basit bir Türkiye örneği vermek isterim. Türkiye’de ortalama bir lisenin bir öğrenciye verebildiği eğitim kalitesiyle Robert kolejinin öğrenciye verdiği eğitim kalitesi bir mi?

Türkiye’de Robert Kolej ve ortalama lisenin verdiği eğitim elbette aynı değil, ancak bu asla Robert Kolejinin DAHA İYİ olduğu anlamına gelmiyor. Ben sınavla öğrenci alan bir devlet lisesinde okudum. Sınıf arkadaşlarımın istisnasız hepsi mesleklerinde çok başarılı oldular. Başarılı derken şunu kastediyorum: hepsi alanlarında DÜNYADA %1’lik dilimde. Mesela birisi Amerika’da ünlü bir göz doktoru oldu. 5-6 tanesi Avrupa ve Amerika’da ünlü üniversitelerde profesör. Bir kısmı üst düzey yönetici oldular vesaire. Çok da örnek vermek istemiyorum, çünkü bazıları çok ünlü. Kim oldukları şıp diye çıkacak ortaya. O bakımdan Robert Kolej bizim okulun yanından geçemez. Ha şu olabilir: Eczacıbaşı’nın torunu Robert’te okumuştur sonra da dedesinin şirketinde müdür olmuştur. Bizde o olmaz. Benim sınıf arkadaşlarım orta direk veya fakir ailelerden geliyordu. İçlerinde 1-2 doktor çocuğu vardı ve onları çok zengin sayıyorduk. Hatta bir arkadaşım Van’ın bir köyündendi. Ailesinde kendisinden başka türkçe bilen yoktu. O kadar fakirdi ki, evine yılda ancak 1 defa gidebiliyordu ve elbette sadece otobüsle. Sonra burslu Princeton’u kazandı. Şimdi alanında ünlü bir isim(Amerika’da).  Robert koleje gitmedim, ancak iş hayatım boyunca 5-6 Robert kolej mezunu ile çalışma fırsatım oldu. Onlara insani ve mesleki olarak saygım sonsuz. Ancak akademik başarı açısından Robert’e gitmiş olmaları onları bizden daha başarılı ve üstün yapmadı. Daha doğrusu kimin hangi liseyi bitirdiği gibi bir sınıflandırma içine girmedik.

Burada amacım kendi okulum ve Robert arasında sidik yarışı yapmak değil. Söylemek istediğim şey şu: eğitimi çok iyi olan onlarca devlet lisesi var. Örnek veriyorum Kabataş Lisesi. Oradan tanıdığım birisi hayatımda gördüğüm en iyi programcıydı. Kendi alanında dünyada %1’lik dilimde. Şimdi Goldman Sach’ta üst düzey yönetici. Bu adam mahalle okuluna da gitse başarılı olurdu.

Sonuçta hiçbir okul öğrenciye beyin amelyatı ile akıl nakli yapmıyor. Hayatta ne olacağı tamamen insanın kendine bağlı. Başarı yüksek özgüven, çok çalışma, öz disiplin, azim, sebat gibi kişisel özelliklerin sonucu. Bunların bir kısmı öğreniliyor, bir kısmı ise içsel özellikler. Bunların hiç biri okullara para saçarak kazanılmıyor.

Okuyucum devam ediyor:

Yahut ortalama bir anadolu şehrinde bulunan üniversitenin okul sonrası açacağı kariyer kapılarıyla, koç üniversitesi, doğuş üniversitesi yahut okan üniversitesinin açacağı kariyer kapıları bir mi hanımefendi?

Türkiye’nin belki de en iyi üniversitesinde okudum. Bir defa bile -okulun ilk 4 senesinde- panel, konuşma, konferansa katılmadım. Katılanı da tanımıyorum. Neden katılalım veya o panelin bize katkısı ne olacak? O dediğiniz konferanslara insanlar doktora yaparken katılıyor. Undergrad, yani lisansta öyle yerlerde işiniz olmaz.

Sektörel bazlı buluşma mı? Üniversite öğrencisi herhangi bir sektörde çalışmıyor ki buluşmaya gitsin.

Önceki yazılarımda İnternet gelmiş geçmiş ikinci en büyük EŞİTLEYİCİ demiştim. İnternet tüm kullanıcılara EŞİT bir şekilde bilgiye ulaşma imkanı veriyor. Bazen akşamları dünyanın herhangi bir ülkesindeki TED Talk’larını izliyorum. Eşim araba kullanırken ilgi duyduğu alanlardaki podcastleri dinliyor. Hatta bu sene içinde Amerika’da 2 eğitim programına katıldım, hem de Amerika’ya gitmeden. 2016’da 4 uzaktan eğitim aldım. Çocuğunuz ne olmak istediğini bildikten sonra Okan Üniversitesi de aynı Kokan Üniversitesi de.

Okan, Doğuş, Koç üniversitesinin açacağı kariyer kapıları ne olabilir ki diye bir düşünceye daldım. Belki işe girerken insan kaynakları tercih edebilir, ama hepsi bu. O kişinin kariyeri üzerinde en ufak bir etkisi olmaz. Okul bittikten 5 sene sonra zaten kimse okul mokul sormuyor. Ne başardın, hangi sorunu çözdün, BECERİN NE? İşte bunu soruyorlar. Şirketler çalışanın diplomasına değil yaptığı işe para veriyor.

Bu okuyucumun sorusunun devamına cevap vermeyeceğim, çünkü söylediklerinin pek elle tutulur bir yanı yok.

Burada herkesin kendine sorması gereken bir soru daha var: BAŞARI NEDİR? Herhangi bir alanda dünyada  ilk %1’de olmak ise ihtiyacınız olan kişisel becerileri muhtemelen okulda öğrenemeyeceksiniz. Bana göre özel okul=daha iyi eğitim=başarı  şeklindeki bir önermeye indirgenmiş anlayış öz güven eksikliği, korkaklık ve bayağılıktan ibaret. Başarı ise bunların tam tersi özellikler gerektiriyor.

Alev Alatlı’yı okumayı çok severim. Bir kitabında şöyle diyor: Bana muradını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. 

Benim için başarılı olmak Ruyard Kipling’in in EĞER şiirindeki insan olmaktır. Bu şiiri ilk defa lisede iken okumuştum. Eğer çocuklarımı da böyle yetişritebilirsem kendimi başarılı anne sayacağım(Emre Kongar çevirisi):

Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken…
Sen başını dik tutabilirsen,
Eğer herkes senden kuşkulanırken…
Sen kendine güvenebilirsen,
Ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan,

Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan,
Veya hakkında yalan söylenirken…
Sen yalan söylemezsen,
Ya da senden nefret edilirken…
Sen nefret etmezsen,
Ve yine de insanlara tepeden bakmaz…
Ukalalık etmezsen:

Eğer düş kurabilir…
Ve düşlerinin tutsağı olmazsan,
Eğer düşünebilir…
Ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen;

Eğer hem Zaferi hem de Felaketi göğüsleyebilir
Ve bu iki sahtekâra da eşit davranabilirsen;

Eğer söylediğin gerçeklerin…
Üçkağıtçılar tarafından…
Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını…
Duymaya dayanabilirsen,
Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında…
İşe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle,
Onları yeniden yaratabilirsen:

Bütün kazanımlarından bir yığın oluşturabilsen
Ve hepsini bir yazı-turayla riske atabilsen,
Ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen
Ve kayıpların hakkında tek bir söz bile etmesen;

Eğer yüreğini, beynini ve kaslarını…
Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile
Yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan,
Ve içinde, onlara “Dayan!” diyen…
İradenden başka hiçbir şey kalmamışken…
Dayanabiliyorsan

Eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan,
Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan,
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa;
Eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa,
Eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini…
Uzun bir maratonda gibi koşabilirsen,
İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir,
Ve daha önemlisi-sen artık Adam olmuşsundur oğlum!