Çalışma Hayatı ve Kimlik Karmaşası

Önceki yazılarımda neden bir işte çalışmanın yanlış olduğunu yazmıştım. Aşağı yukarı 1.5 sene kadar emekli hayatı yaşadıktan sonra tekrar iş hayatına döndüm. Bu kararımın arkasında yatan nedenleri yazmak istiyorum:

1- Bir grubun parçası olmayı özledim

2- Bir sorunu çözmenin verdiği hazzı özledim. Aynı bilmece çözer gibi.

3- Yaptığım işten dolayı takdir edilmeyi özledim

4- Para Bey dışında birileri ile entelektüel sayılabilecek, akıllıca bir sohbet yapmayı özledim.

Kısaca kimlik bunalımına girdim. Bütün bu “ihtiyaçlarımı” karşılamak için ise tekrar bir işe girdim. Yeni işim çocuklarımın okulu ile aynı sokakta, işime yaklaşık 300mt mesafede. Evime uzaklığı ise 500mt. Yani Belçika’nın köklü bir şirketi olan iş yerim oturduğum mahallenin yan sokağında. Bu durumda bir iş yerinde çalışmanın en sevimsiz yanı olan “yol” sorunum yok. Sabahları çocukları okula yürüyerek bıraktıktan sonra işe gidiyorum ve çocukların okul çıkışında onları alıp beraber yürüyerek eve dönüyoruz. Bu arada çok sevdiğim bir işi yapıyorum ve çok iyi iş arkadaşlarım var. Ancak küçük bir sorun var  o da şu: aradığım şeyin bu olmadığını anladım!

İşe başlayalı 3 ay bile geçmeden maalesef günde 3-4 defa kendime cevap vermekte zorlandığım şu soruyu sormaya başladım:”Ben bu iş yerinde ne arıyorum?!” Bu soruyu zaman zaman sormakta sakınca olmayabilir, ama ben bunu kendime günde 3-4 defa sorar oldum. Bu sorunun hemen arkasından şöye şeyler düşünmeye başlıyorum:”Şu anda bu iş yerinde çalışmıyor olsaydım her gün spor yapıyor olurdum. Hareketsizlikten çöktüm ve çirkinleştim.”, “Evde olsam şimdiye kadar e-ticaret sistemimi kurmuştum”, “Birkaç mobil uygulama üzerinde çalışıyor olurdum”, “İstediğim kitapları okuma zamanım olurdu”, “Burada çalışacağıma bir kitap yazıp yayınlardım” veya “şimdi Bulgaristan dağlarında tatil yapıyor olurduk”…  Sonra ömrümün sayılı günlerden oluştuğunu, yani bir 100 veya 200 yıl daha yaşamayacağım aklıma geliyor ve kendimi daha da kötü hissediyorum. Burada can sıkıntısı ile durup saat başı ücret almak yerine, yani zamanımı satmak yerine hayalini kurduğum o işleri yapıyor olabileceğimi düşünüyorum ve içim içimi yiyiyor. Sonuçta en değerli şeyimiz zaman.

Bu durumun aslında iyi yanları da yok değil.  Mesela iş yerinde olan biten hiçbir şey beni kızdırıp sinirlendirmeye yeterli değil. Sonuçta projelerde çalışıyorum ve işim zaman zaman çok stresli olabiliyor. Öyle bir anda pencereden dışarı bakıp yarın işi bırakacak olsam ne kadar güzel bir hayat yaşıyor olacağım aklıma geliyor ve bir anda iş yerinin baskısı gözümde küçücük oluveriyor. Öte yandan deli gibi koşuşturan iş arkadaşlarıma bakıp üzülüyorum. Hepsi pırlanta gibi insanlar, ama her nedense iş ortamında bıkkın, kızgın olabiliyorlar. Bu arada saate bakıp çocukların çıkış saatine ne kadar kaldığını hesaplıyorum ve o saatte -ne olursa olsun- oradan yürüyüp gidebileceğim aklıma geliyor (Belçika’da fazla mesai diye bir kavram yok, en azından bizim sektörde). Bu vurdumduymazlık işin iyi yanı olsa da sanırım “burada ne işim var!” duygusu çok daha ağır basıyor. İş arkadaşlarımın çoğu lüks arabalarının veya pahalı evlerinin borcunu ödüyor ve hiç biri para konusunda benim kadar özgür değil. Bazıları benden belki daha zengindir bilemiyorum, ama gelirleri arttıkça paralel olarak hayat standartlarını artırmışlar. Evlerinin bahçesindeki ısıtmalı havuz için güneş paneli kurduklarını veya Tesla arabalarının nasıl çalıştığını anlatıyorlar. Onlara bakarak bizim hayatımız çok mütevazi. Bazıları ise ikişer üçer defa boşandıkları için  eski eş ve çocuklara nafaka ödemekten bellerini doğrultamıyor. Dolayısıyla benden farklı olarak iş arkadaşlarım neden bu işte çalıştıklarını iyi biliyorlar. Onlar benim gibi çalışmanın anlamsızlığını sorgulamadıkları için o hayatı olduğu gibi kabul edebiliyorlar.

Çalıştığım süre içinde çok önemli bir değişiklik daha fark ettim: kendimi geliştirme dürtümü kaybettiğimi. Bloguma uzun süre yeni yazı eklemememin en önemli sebebi de bu. Artık eskisi gibi her gün çılgın bir fikirle uyanmıyorum. Onun yerine iş yerindeki karmaşık politik ilişkiler yumağını kafamda çözümlemekle meşgulüm. Eskiden gün bana yetmezken şimdi saat ne zaman 4:30 olacak da eve gidebileceğim diye neredeyse dakikaları sayıyorum. Perşembeden itibaren hafta sonu geldi diye seviniyorum. Oysa ki bunlar ömrümden giden zamanlar!

Bana kalırsa büyük, kurumsal şirketler kesinlikle insanların mutlu oldukları ve kendilerini gerçekleştirdikleri yerler değil. Onlar ağır aksak işleyen, hantal, yaratıcılığı öldüren, insanın içindeki neşeyi yok eden yerler. Bunu biliyordum zaten de çalışmadığım dönemde bu olumsuzlukları biraz unutmuşum. İşe başlarken şöyle düşünüyordum: “mahallemden çıkıp en büyük ve başarılı bir şirket olabilen bu iş yeri için tüm yaratıcılığımı, zekamı, erkemi kullanacağım. Onların daha da büyük ve başarılı olmasını sağlayacağım ki çocuklarım gurur duysun.” Saflığıma gülüyorsunuz değil mi? Maalesef büyük kurumsal şirketler sizden böyle bir idealizim ve hayalperestlik beklemez ve öyle bir ortam da sunmazlar.

Bana kalırsa gelecekte -bankacılık dahil- tüm sektörlere start-up dediğimiz küçük girişimcilerin girdiğini ve pazar payını kaptığını göreceğiz. Birkaç idealistin kurduğu ve büyük hayalleri olan küçük şirketler her zaman kendini güvende hissetmek adına ömür boyu mutsuz olan büyük şirketlerin çalışan ordularını yenecektir. Düşünsenize, eskiden yüzlerce ve binlerce kişilik şirketlerin sahip olabileceği tedarik zincirlerini artık bilgisayarı olan herkes kiralayabiliyor.

Düşünüyorum da, iş arkadaşlarım harika insanlar olmakla birlikte iş yeri ortamında hepsinin olumsuz yüzlerini de görüyoruz. Çelme atmalar, ince hesaplar gırla gidiyor. Kimse iş yerine artı değer katıp bunun entelektüel hazzını yaşama derdinde değil. Aile şirketi olarak başlayıp bir türlü kurumlaşamamış bir şirkette ne tür sorunlar varsa hepsi fazlasıyla var. En akıllısı elbette ben değilim, ancak onlardan öğrenebileceğim yeni birşey yok, çünkü hiçbirinin yaşadığı hayatı kendiminki ile değişmem. Şimdi bu insanlar o kurumsal şirkette değil de kendileri için çalışsa veya küçük start-up ta pay sahibi olsalar müthiş işler başarırlardı. Çoğunda o potansiyeli görüyorum. Maalesef kendilerini mutsuz eden o kısır döngünün içine girmişler ve çoğu başka bir hayat düşünemiyor. Elbette içlerinde benim gibi insanlar da var, ancak azınlıkta ve çoğu benim gibi ne zaman oradan ayrılacağının hesabını yapıyor.

İş hayatını özlediğimi sanıp dönünce seçimimde yanıldığımı fark etme durumunu Türkiye ile ilişkime benzetiyorum. Belçika’ya geldikten 2 sene sonra Türkiye’yi çok özlediğimi düşünüp geri dönmüştüm.  Sonra Türkiye’de 8-9 ay kalıp tekrar Belçika’ya geri geldim, çünkü Türkiye görünürde değişmemiş olsa da ben eski ben değildim. Artık yaşadığım şehirden ve ülkeden farklı beklentilerim vardı. Neden yeterince yeşil alan olmadığını sorgular oldum. Koca koca şehirlerde kamusal alanların yok edilip insanların alış-veriş merkezlerine neden mahkum edildiğini anlayıp kızmaya başladım. Sistemin bireyin iyiliği için değil, köleleştirmek için tasarlandığını görüp derin kaygılara sürüklenmeye başladım.  Türkiye ya da İstanbul artık beklentilerimi karşılamıyordu. Benim için Türkiye bitmişti ve temmeli -bu defa tereddüt etmeden- terk etmem zorunlu olmuştu.  Yurt dışında bir süre çalışıp geri dönen bütün insanların durumu aynı. Yurt dışına iken Türkiye hep gözünüzde tüter. Dönünce ise bir türlü uyum sağlayamazsınız. Şunu söyleyeyim, bu sadece Türkler ve Türkiye için olan bir durum değil. Ülke değiştiren her insan geldiği yer neresi olursa olsun benzer uyum sorunu yaşar. Buna ingilizcede expat experience curve and culture shock(reverse culture shock) diyorlar. Uzun süre Belçika’da yaşamama rağmen vatandaşlık başvurusu yapmamıştım. Buranın vatandaşı olma niyetim yoktu. Ta ki geçen sene Çanakkale Şehitliğini ziyaret edene kadar. Şehitliğin işletmeye dönüştürüldüğünü görünce milliyetçilik duygularımı tekrar sorgulamaya başladım(“Şehitler diyarı Eceabat’a hoş geldiniz”). Belçika vatandaşı olmayı aklıma koydum. Ekim ayında başvurumu yaptım ve geçen ay Belçikalı oldum. Artık üç ülkenin vatandaşıyım: Bulgaristan, Türkiye ve Belçika. Hepsinde yaklaşık hayatımın 1/3’ünü geçirdim ve hepsi ile derin bağlarım var. Bulgaristan doğduğum, çocukluğumu yaşadığım  ülke ve atalarımın vatanı. Oranın insanını ve kültürünü seviyorum. Türkiye ise bana hiçbir ülkenin sunamayacağı eğitim fırsatlarını önüme seren ülke. Belçika ise eşimin ve çocuklarımın vatanı. Her üç ülkede de kendimi evimde hissediyorum. Böyle olunca ister istemez milliyetçilik gibi kavramları sorguluyorum. Ben milli ve dini aidiyetin herşey olduğu Balkanlar’dan geliyorum. Soyumuz Türkçe’yi ilk defa resmi dil yapan Karaman devletine dayanıyor. Ailemizde istisnasız her kuşakta şehit ve gaziler var. Bana göre bu milliyetçiliği Türkiye’den hiç çıkmamış bir insanın anlayabilmesi zor. Bizim analarımız İngilizce anaokulu meraklısı ve çocuğu “van tuuu triii” diye sayınca gururla göğsü kabaran (modern) Türkiye analarından biraz farklı. Bizim analarımız biz Türkçe öğrenelim diye hapse girmeyi göze almış insanlar. Babalarımız Türk adımız kalsın diye  işlerinden, evlerinden atıldı veya öldürüldü. Onlar hayatta hiçbirşeyi milli kimliğimizden üstün tutmadı ve bu uğurda her tür işkenceyi göze aldılar. Onun için çocuğunu ingilizce okulda okutacam diye çırpınıp sonra da vatan millet sakarya muhabbeti yapan insanlar bana oldum olası komik gelmiştir. Öte yandan başka bir ülkeyi vatan edinmek bu kadar kolay olunca milliyet kavramının bizim yüzyılımıza ait birşey olmadığını görüyoruz. İnternet çağı ve ucuz uçuşlar ve hızlı yollarla birlikte dünya küçüldü. Artık fazla bir çaba sarf etmeden dünyanın bir ucundan öbürüne gidip savaş vermeden yerleşebiliyorsunuz. Çok kolay bir şekilde ve yine savaş vermeden başka halklarla kaynaşmak da kolay. Bundan dolayı 21 yüzyılda vatan, kimlik be aidiyet kavramları çok karmaşık bir hal aldı. Milli ve dini bağlılığın belirlediği değer sistemi çağımıza ait değil artık.  Bu çağda milli ve dini vurguların(şövenizmin diyelim) yeri yok. Aslında bunu da seviyorum. Dünya halklarının kaynaşması güzel birşey. Bunun için de 150’den fazla milletten insanın yaşadığı Antwerp şehir merkezinde yaşıyorum(villalarla dolu, yemyeşil ve masalsı güzellikteki ilçelerde değil). Antwerp’te farklı kültürler ve dinlerle ilgili çok ilginç gözlemler yapabilirsiniz. Evimi merkez alıp yarıçapı 500mt olan bir daire çizince içine 3-4 farklı kilise, 3 sinagog, 1 cami yer alıyor. Sokağa çıktığımda yiddish, flamanca, türkçe, arapça, berberi dili ve daha ayrıt edemediğim onlarca dil konuşuluyor. Bu halklar asla birbiri ile karışmadan yaşıyor. Alışveriş ettikleri bakkallar, fırınlar, berberleri, lokantaları farklı. Mesela farklı milletler ve dinler arası evlilik hemen hemen olmuyor. Özellikle orta sınıf bu konuda çok katı. Farklı milletler arası evlilik ya çok zengin ve eğitimli kesim arasında, ya da en fakirler arasında gözlemleniyor.

İşten ayrılmayı aklıma koydum. Peki bundan sonra ne yapmak istiyorum? İşimden ayrıldıktan sonra birkaç online iş projem var. Onlara zaman ayırabileceğim. Bloguma biraz daha zaman ayırırım. Zamanımın önemli bir kısmını yan sokağımdaki Cross Fit spor kulübünde geçiririm, çünkü spor yapınca kendimi çok iyi hissediyorum. Amacım yaşadığım ülkeden, yani mekandan bağımsız bir iş kurmak. Böylece istediğim yerde ve sadece istediğim zamanlarda çalışacağım. İşimle ilgili Konferanslara giderek dünyayı gezmek istiyorum. 3 defa ülke değiştirmek, 5 yabancı dil öğrenmek zorunda kalmak, çok farklı ortamlara girmek kolay olmadı benim için, ancak bütün bu deneyimler bana yeni şeyler öğretti. Bana şimdiye kadar öğrendiklerimden daha farklı beceriler ve yeni bir bakış açısı kazandıracak yeni şeyler iştiyorum. Keşfetmeyi, yeni birşey öğrenmenin heyecanını seviyorum.

Bazen mailler alıyorum. Bana yeterince param olduğu halde neden hala çalıştığımı soruyorlar. Anlamadıkları şey ise şu: para bazı sorunları çözse de başka sorunları beraberinde getiriyor. Ben bunlara sorun değil, meydan okuma, yani challenge demek istiyorum. Bilgisayar oyunları oynayanlar bilir. Level atlarsınız ve bir sonraki oyun daha zor olur. Para sorununu çözünce de aynı. Birden fark edersiniz ki aslında çözmeniz gereken çok farklı şeyler var. Önemli olan yaşamdaki çocukça heyecanı ve merakı yitirmemek ve hata yapmaktan korkmamak.

Sevgilerimle.

 

 

 

 

“Çalışma Hayatı ve Kimlik Karmaşası” için 10 yorum

  1. Merhaba para hanım, resmen sayfanızda ‘acaba yeni yazı yüklemeyecek mi neyse diğerlerini bir daha okuyayım’ diye dolaşırken yükleme yapmışsınız dönmenize çok sevindim. Paylaşma sıklığınızı arttırırsanız üniversite öğrencileri ve birikimleri harcamaları hakkında fikirlerinizi duymayı çok isterim.

    1. Sevgili Gül,
      Allah izin verirse daha çok yazmak istiyorum. Online iş kurarken her adımı burada paylaşıp okuyucuların faydalanabilmesini amaçlıyorum. Günümüzde para kazanmak için diplomaya ihtiyaç yok. Diploma kpss ve memur olabilmeye yarıyor. Sizin insan olarak becerilerinizi yansıtan şey diploma değil. Artık bilgisayarı olan herkes evinden çalışıp çok güzel işler yapabilir. İnşallah nasıl yapıldığını gösterebileceğim.
      Sevgilerimle,

  2. Sürekli sayfanıza bakıyordum yeni yazı var mı diye. Yeni yazı için teşekkür ederim. Meraklandırmayın bizi?

  3. Bir ara kendi şirketiniz vardı sanki ? Ona ne oldu ? Bende 34 yıl boyunca hiç çalışmadım artık çalışmak istiyorum başkasının yanında değil de girişimci olarak.İnşallah sizin gibi eski günlerimi özlemem artık gezmekten de sıkıldım.İnsanoğlunun doğasında var yıllar önce müziği bırakıp tekrar dönüp tekrar bırakmıştım.20 sene önce Türkiye den gitmek istiyordum çevrem vazgeçirmişti şimdi yine Türkiye de yaşamak istemiyorum.İnsanı ve külütürü değerleri hiç bir şeyi bana hitap etmiyor yatırım dahi yapılamıyor faizler berbat komisyonlar yüksek..vs.Tek değilmişim yine de çalışmak daha iyi olmalı son yıllarda erken emeklilik konusu moda haline geldi gerek yok bence.Ben hayatı fazla tükettim dediğim gibi Türkiye gibi ortadoğu ülkesinde ne hobilerimi devam ettirebiliyorum nede kendimi ifade edebiliyorum.Ses teknikerliği gibi tuhaf konulara hakimim.Kendimi işe vererek oyalamak istiyorum çok yalnızım bu ülkede hem banka hesabım şişmiş olur bende çok sevdiğim birikim ve yatırım konusuna devam etmiş olurum diye düşünüyorum.

  4. Para hanım hoşgeldiniz özlemiştim sizi 🙂 Meğer ara vermenizin sebebi double check miş ben bu ikinci dönüşlere öyle diyorum. Bir nevi acaba hala iş dünyasında var mıyım ya da değişen bakış açımla işler nasıl yüreyecek kontrolü de diyebiliriz. Ben de aynı durumu yaşamıştım.

  5. Önceki gün mesajım gitmeyince bugün ikiye böleyim dedim . Evet ben de ekonomik bağımsızlığımı kazandıktan sonra tekrar dönmüştüm, kurumsal hayat farklı gelmişmiydi elbette gelmişti ordaki krizler stresler bana çok yapay gelmişti , daha doğrusu umrumda değildi. Ama umrumda olan tek şey mevsimler değişiyor ve zaman benim hiç de kontrol edemediğim saçmalıklarla geçiyordu. Oysa ki bu vakti işyerinde olmasam daha verimli geçirirdim ki öyle de oluyor. Dünya bence artık tanımlı kulvarlarda koşturulan üstelik bir kısmı da korku ile motive edilenler yerine yaratıcı, cesur insanlara ihtiyaç duyuyor. Geçen ay bir köyde dört beş günlük bir inzivaya katıldım, bez bebek yapıp dünyaya online pazarlayanından çocuklarla ilgili vb vb. Pekçok küçük iş kuran kurumsal yaşamı bırakmış kadınlarla tanıştım . Küçük veya büyük bir kazançları vardı ama herşeyden önce ipler onların elindeydi ve çok keyiflilerdi. Sizden de harika projeler bekliyoruz, ekonomik bağımsızlığın bence en önemli faydası bu ? Birileri yaptıysa hepimiz yapabiliriz değil mi ?✨

    1. İnsan sadece kendi kendini kandırır 🙂 Hep o acı çekmeler stressler hepsi yalan dolan hayat aslında zor değil kişilik karakter meselesi bunlar hep…

  6. Para hanım; bütün yazılarınızı okudum ve çok etkilendim. Yeni yazı var mı diye her gün merakla bekliyorum.

  7. Akilli biri oldugunuzu gorebiliyorum, natikaniz da kuvvetli ancak genellemeleriniz beni rahatsiz ediyor…
    Turk anneleri, Bulgaristan anneleri…
    Sizin begenmediginiz Turk anneleri vatanimizi, sizin egitiminizi aldiginiz topraklari kanlariyla canlariyla savasarak kurtardi! Turk Anneleri…

    Van Tu triii diye yaftaladiginiz kac tane Turk annesi? Lutfen sozlerimize dikkat edelim.

    1. Sevgili “Ne Farkeder”
      Blogumda kimseyi yargilamiyorum. Herkes cocugunu istedigi gibi yetistirmeli. Benim yargiladigim olgu tutarsizlik. Hem cok musluman olup hem de cocugunu asiri dindar katolik okullarinda okutmalar, veya cok milliyetci olup cocugunu -para ile- Ingilizce anaokuluna vermeler. Maalesef bunlar birbirine zit seyler ve birarada olmuyor.
      Turkiye simdiye kadar gordugum en milliyetci ulke. Buna ragmen en “prestijli” okullar Ingilizce egitim veren okullar. Insanlar arabalarina Turk bayragi asip cocuklarini parali olarak Ingilizce egitim veren okullarda okutuyor. Ben bu celiskiyi elestiriyorum.
      Bunun disinda biri de cikip dese ki “Benim icin turk olmakmis, ingiliz olmakmis onemli degil. Cocugum mutlu olsun yeter. Ileride daha kolay is bulsun diye Ingilizce okullara gitsin. Hatta turkce ogrenmesine bile gerek yok” cikip da elestirmem, cunku kendi icinde tutarli bir secim.
      Bunun disinda “Turk anneleri” diyorsunuz, obur taraftan da “Bulgaristan anneleri” diyorsunuz… sanirim bu iki grubun ortusen kumeler oldugunu bilmiyorsunuz henuz.
      Sevgilerimle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir