Belçika’ya Gelmeye Çalışan Bir Aileye Nasıl Yardım Ettim

Nerede ise her gün Belçika’ya nasıl gelineceği ile ilgili e-postalar alıyorum. Özellikle de gençlerin geleceğe umutla bakamadığı izlenimi uyandı bende. Öyle sözler söylüyorlar ki hayatta kendilerini kısıtlayan, geleceklerini baltalayan en önemli sebebin Türkiye’de yaşamak olduğu izlenimine kapılıyorum. Benim izlenimim çok önemli de değil. Eğer bir insan Türkiye’de bir geleceği olmadığı düşüncesinde ise zaten yaptığı işler de  bir gelecek kurmaya yönelik olamaz. Umutsuzlukla büyük işler başarılmıyor. Bana muradını söyle kim olduğunu söyleyeyim derler ya.

Bu şekilde umutsuz insanlara Türkiye’yi neden terk etmediklerini soruyorum. Bana söyledikleri şey Avrupa’ya gitmenin zor olduğu, vize alamadıkları, paraları olmadığı, dil bilmedikleri(işte burada benim İngilizce eğitimi eleştirmeme kızıyorlar) ve tüm bu eksiklerin kendilerine engel olduğu.

Ben bu tür insanlara cevap vermekten genellikle kaçınıyorum. Nedenini anlatmak istiyorum. Bir kere hayatta mutlu olmanın ön şartı Belçika’da veya başka bir Avrupa ülkesinde yaşamak değil. Bir insanın Türkiye’de mutlu olamamasını çok iyi anlıyorum. Ben de mutlu olmadığım için ayrıldım. Benim mutlu olmama sebebim herhangi bir hükümet veya herhangi bir partinin başa gelmesi de değildi. Kültürel olarak bana uymayan bir ülkeydi ve daha çocuk sayılacak yaşta iken hayatımı orada sürdürmeyeceğimi biliyordum. Ayrıldım ve kendime başka bir ülkede hayat kurdum. Türkiye’den şikayet eden insanlar Avrupa’ya gelmenin önünde vize engeli olduğunu söylüyor. Bunu ben de biliyorum. Öte yandan dünya Avrupa ve Türkiye’den ibaret değil. Vize engeli olduğundan şikayet eden bu insanlar vizesiz gidilen bir ülkeye neden gitmiyorlar? Örneğin Gürcistan’ın yaşaması güzel bir ülke olduğunu biliyorum. Kazakistan da aynı şekilde. Eskiden Singapur ve Tayland’a da gitmiştim. Oralar da yaşanır, rahat ülkeler. Mutlu olmanın önündeki tek engel Türkiye’de yaşıyor olmaksa Avrupa’ya vize alamayanlar Gürcistan’a, Kazakistan’a, Tayland’a ve burada sayamayacağım başka birçok ülkeye de gidebilirler. Dünyanın bütün mutlu, huzurlu, varlıklı insanları Avrupa’ya toplanmış değil yani. Neden gitmiyorlar? Efendim oranın da dilini bilmiyorlarmış veya iş bulamazlarmış vesaire. E nereye giderseniz gidin kimse kollarını açmış sizi beklemiyor. Gittiğiniz yerde kendinize yer edinmek için, bir hayat kurmak için çaba sarf edeceksiniz.  Şu hayatta karşılıksız, emeksiz elde edilen birşey görmek nasip olmadı bana. Mutlu olmayı öğrenmek için bile bir çaba, bir öz disiplin gerekiyor. Her işte, her ülkede aşılması gereken bir engel, bir zorluk var.

Türkiye gerçekten de yaşaması zor bir ülke. Ekonomiden eğitime birçok alanda sorunlar var. Peki insanların hayatlarındaki tüm sorunları yaşadıkları ülkeye yüklemeleri ne kadar doğru? Sanki Türkiye’de yaşamasalar çok muhteşem bir hayatları olacak ve acayip mutlu ve başarılı olacaklar. Farz edelim ki gerçekten de öyle. E o zaman ne duruyorsun? Topla bavulunu al başını git! Hadi tut ki Avrupa dışında hiçbir yerde mutlu olamayacaksın. Çaba göster gel. Burası Suriyeli, Afgan, Iraklı, Somalili dolu. Millet Afganistan’dan yola çıkıyor yürüye yürüye, denizleri yüze yüze bir şekilde Avrupa’ya kapağı atabiliyor. O yapıyorsa sen de bul bir yolunu yap.  Ama yok yapmıyorlar. Oturdukları yerden ancak şikayet ediyorlar.

Ben bundan neden rahatsız oluyorum ve neden bu konuda yazıyorum anlatayım. İşte o Türkiye’den durmadan şikayet eden insanlar benim mutlu, huzurlu, varlıklı olmamın tek sebebini Belçika’da yaşıyor olmam zannediyor. Yani ben Belçika’da değil de Türkiye’de yaşıyor olsaydım aynı onlar gibi mutsuz, çulsuz, huzursuz olacaktım “çünkü Türkiye’nin hali belli”. Özellikle Türkçe eğitim konusunda yazarken şu tür e-postalar çok geldi “Türkiye’de eğitim şöyle kötü ondan böyle yapıyoruz…..e sizin orada Belçika’da böyle sorunlar yok tabi”. İşte bu insanlar her sorunun kaynağını kendi dışlarında aradıkları gibi benim huzurumun kaynağını da benim dışımda bir yerde yaşadığım ülkede sanıyorlar. Çok açık söyleyeyim, bu insanlardan hayatta bir nane olmaz. Mutsuzluklarının sebebini Türkiye’nin yönetiminde, eğitim sisteminde, iş hayatında, trafiğinde, insanlarında arıyorlar. Öyle inandırıcı konuşuyorlar ki ülke değişse çok mutlu olacaklarını, tüm sorunlarının çözüleceğini zannedeceksiniz. İşte bu durmadan şikayet edenler kendilerinin de yapması gereken birşey olduğunu asla akllarına getirmez. Ellerini taşın altına koyup kendi hayatları için sorumluluk almazlar. Yemiyor çünkü.

Size geçen sene yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir yakınım(merak etmeyin, bu blogu okuyan ve bilen birisi değil) tam bir sene boyunca benimle Belçika’ya gelme muhabbeti yaptı. Vay efendim insanca yaşamak istiyormuş, geleceğe umutla bakamıyormuş, ülkede yolsuzluk ve kayırma almış başını yürümüş, adalet yokmuş, cahillik dizboyuymuş vesaire. Burada bir cümle ile geçiştirdiğime bakmayın. Tam bir sene boyunca telefonlarda Türkiye’nin ne kadar kötü olduğu, Belçika’ya gelse herşeyin ne kadar harika olacağı muhabbetini yaptık. Belçika’ya da daha önce gezmek için gelmişliği var, dolayısıyla ne ile karşılaşacağını biliyor. Kendisine uzun uzun anlattım. Buraya gelince kültür şoku yaşayacağını, Türkiye’yi çok özleyeceğini, bu süreçten herkesin geçtiğini ve kolay birşey olmadığını uzun uzun izah ettim. Bütün bunlara hazır olduğunu, çocuğunun geleceği için göğüs germeyeceği zorluk olmadığını söyledi bana. İkna oldum.

Onun gelişi ile ilgili burada hazırlıklara başladım. Plan şuydu: Türkiye’de okullar kapanır kapanmaz gelecekti ve memur olarak hakkı olan 1 yıl ücretsiz iznini kullanacaktı. Ben Belçika’da tüm hazırlıkları yaptım. Onun için evimin üçüncü katını düzenledim, yeni yatak alındı vesaire. Kağıt kürek işlerinin nasıl yapılması gerektiğini araştırdım, belediyeye, uyum kursuna, dil kursuna hepsine gidip sordum soruşturdum ve kendisine sundum.

Bu insanın aynı benim gibi Bulgaristan vatandaşlığı da olduğu için Belçika’ya gelip yerleşmesinin önünde hiçbir engel yoktu. Türkiye’de çalıştığı her gün emekliliğine, sosyal sigortasına sayılacaktı. İşsizlik parası hakkı bile vardı. Bunları ben de bilmiyordum, ama hepsini araştırdım öğrendim ve kendisine sundum. Telefon konuşmalarımız saatlerce sürüyordu. Çocuğunun okul kaydı yapıldı, yaz için dil kursu ayarlandı. Kendisi için de hem belediyeden hem de uyum kursundan randevu aldım. Bu arada biz yazın tatil için Türkiye’ye gittik kendisi de Belçika’ya benim eve geldi.

Aradan 1-1.5 ay kadar geçti ve arada bir telefonla konuşuyorduk. Çocuğu Hollandaca bilmeyen çocuklar için düzenlenen dil kursuna gidip geliyordu. Bana şöyle demesin mi “çocuğum arkadaşlarında pek alışamadı gibi. E ben de Belçika’ya o istediği için geldim. Yoksa benim Türkiye’de rahatım iyi” Haydaa. Hadi dedim, gelip geçici birşeydir ve yarın kendine gelir. Sonraki gün “Okul kapısında kızımı beklerken başka bir veli okulda bazı çocukların küfürlü konuştuğunu söyledi. Çocuğumun öyle sözler duymasını istemiyorum”, bir sonraki gün de “eşim tren istasyonunun yanından geçiyormuş ki orada birinin uyuşturucu sattığını görmüş. Ne biçim bir yer burası”(Ben 13 senedir buradayım ve öyle birşey görmedim, çünkü aramadım. Gecenin bir saatinde tenha köşelere de gitmiyorum doğrusu). Yine birşey demedim. Ne zaman ki Ağustos sonu izninin bitiş tarihi yaklaştı bana yine telefon etti ve baklayı ağzından çıkarıverdi “Benim Türkiye’de rahatım yerinde. Evimi düzenimi bozamam. Eşimin de emeklilik katkı primi en yüksekten yatıyor. 30 sene sonra emekli olunca yüksek maaş alacak. Çocuğumu da özel okutuyorum. O da bir bir baltaya sap olacak kadar birşeyler yapar herhalde Türkiye’de. Ben bu Belçika işinden vazgeçtim”. Herkesin kendi hayatı tabi.

Oysa ki bunları baştan hesap edebilirdi. Baştan bana Türkiye’deki memuriyeti bırakamayacağını söyleseyebilirdi, baştan bana eşinin boş bir teneke gibi sadece konuştuğunu, bırak Belçika’da hayat kurmayı, şuradan şuraya adımını atmayacak bir insan olduğunu söyleyebilirdi. Çocuğunu Hollandaca dil kursuna kaydettirmek yerine o kontenjandan burada yaşayacak olan başka bir çocuğun faydalanmasını sağlayacak kadar DUYARLI olabilirdi. O dil kurslarına kaydolamayıp açıkta kalan, okul yılı başlayınca da bocalayan yüzlerce çocuk var çünkü. Ben zamanımı onun burada hayat kurmasına yardım etmek gibi boş bir iş için harcamayabilirdim. Oysa ki ben bütün iyi niyetimle bir ailenin yeni bir ülkede hayat kurmasına yardım ettiğimi sanıyordum. Meğersem onların böyle bir adımı atmaya niyetleri hiç olmamış. Başkasının zamanı, çabası, başka bir çocuğun hakkını yemek gibi rahatsızlıkları olmadan gayet doğal bir şeymiş gibi biz daha tatilden dönmeden çekip gittiler Belçika’dan. Bir insan neden bir sene boyunca boş teneke gibi tangır tangır konuşur, büyük ve ayrıntılı Türkiye’yi terk etme planları yapar, iş uygulamaya gelince de söylediklerinden 180 derecelik dönüş yapar? Neden bu planlarına benim gibi başka insanları da sürükleyip sonra da mesuliyet almaz? Bunun cevabını bilmiyorum, bilmek de istemiyorum açıkçası. Tek bildiğim Belçika’ya nasıl kapağı atarız sorularını cevaplamak istemediğim.

Sevgilerimle,

 

“Belçika’ya Gelmeye Çalışan Bir Aileye Nasıl Yardım Ettim” için 5 yorum

  1. Para Hanım her gün yazı yayınlıyor, çok seviniyorum. Diğer çocuklar için üzüldüm. Hayatı tamamen değiştirmek çok zor. Cesaret edememeleri ve saçma bahanelere kendilerini inandırmaları anlaşılabilir. Tabi başkalarının hayatlarını meşgul etmemek şartıyla. İyi ki sizi suçlu çıkarmamışlar işin sonunda.

  2. Para Hanım,
    Sizi çok haklı buluyorum. Yıllarca yaşadığı ortamdan, alışık oldugu hayat standardından vazgeçmek her yiğidin harcı degil maalesef. Benim eşim de yabancı ve arada bir konuşmalarımızda başka bir ülkeye mi gitsek lafı geçiyor. İlk yaptığımız şey hesaplamalar, ortalama bir yasam surmek icin ne kadar maasla calisabiliriz, nerelerde hangi islerde calisabiliriz vs. Ama sonra isin duygusal boyutu cikiyor ortaya ve her seferinde erteliyoruz.
    Memleketin hali malum ancak bunu degistirmek icin ne yapiyoruz da oturdugumuz yerden sitem ediyoruz elestiriyoruz? Egitim sisteminin degismesi icin ne yapiyorsun ki karisiliginda degisiklik bekliyorsun?
    Bu ulkede dogup buyumus insanlarız, cocuk sahibi olmadan önce hiç mi düşünmüyor bu insanlar, kendileri de ayni egitim sisteminden ciktilar oysa. Ozel okula gondersen ne olacak, her okulda ayni mufredat. Cocuklari da kendileri gibi insanlarin ayni dusunceyle sectigi okullardaki cocuklarla okuyup buyuyup farkli birer birey olmayacaklar.
    Biraz önyargılı olabilir kusura bakmayın ama soylemeden edemeyecegim, eminim esine ozel arac disinda bir toplu tasima araci ile ise gitme dusuncesi bile yetmistir Turkiye’ye geri donme kararını verirken 🙂 herkes tv’lerde gorup ozenir ama iş uygulamaya gelince hiç oralı olmazlar.

  3. Sizinle aynı kişiliğe sahip olduğumuzdan dolayı Benim de tek derdim ülke insanıyla aynı kafa ve kültür yapısına sahip olmadığımdan dolayı hep tek başıma arkadaşsız hatta akrabasız kalmam derdimi hayallerimi düşüncelerimi kavga ve tartışma içine girmeden bir türlü kendimi ifade dememem ve bunlara kızıp hobilerimi de bırakmam.Yıllar önce ingiltereye gidecektim vizemde sorun çıkardılar sonra Türkiyede sanatıma işime gücüme devam edip dürüst ve ahlaklı yaşamaya o zamanki rus arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine karar verdim ama işler hiçte öyle olmadı tüm hayatımı dedikoducu menfaatçi insanlar berbat ettiler.Benim derdim hükümet ekonomi bilmem ne bunlar değil bana ne yani bunlardan zaten yıllardır ekonomi okuyorum..vs bu ülkenin insanıyla yapamıyorum bir türlü işte.Kendi içimde mutluyumda sadece o kadar hasta anneme bakmakla sorumluyum şu an ama bu sefer Almanyada yaşama şansı ayağıma geldi gibi pişman olmamak adına deneme taraftarıyım.Kimseyle oturup adam gibi iki muhabbet edemiyorum milletin tek derdi dedikodu gösteriş merakı ve ana haber gündemi ! Kız kardeşimin yanına güzelim marmaris’i bırakıp istanbula onun evine yerleştik oda baştan söz vermişti ben abimle annemize bakarım..vs gibisinden beni ve ablamı bir ton masrafa soktu eve yeni eşyalar alıp tadilat..vs yaptırdık.Verdiği hiç bir sözde durmadığı gibi üstelik beni kirasını ve faturalarını ödediğim evinden kovdu şu an akrabalarımda kalıyorum.Millet olarak pasif agrasif yapıdayız bu da baskıcı ailelerde yetişen çocuklardan dolayı böyle oluyor.Kendini ifade edemeyen (kapasitesi 50-100 kelime) olan insanlardan ne anlayış ve sorumluluk bekleyebilirsin ki… Kendilerini ifade ediş biçimleri küsmek ertelemek kararsız kalmak kendini bir yalana uydurmak… Bahsettiğiniz kişi aynı kız kardeşim parasını verdiğim eve giremiyorum kaç gündür yaa olaya bakarmısın.

  4. Parahanim, ben de sikayet edip is cozume gelince aksiyon almayan insanlara tahamul edemiyorum. Bu insanlari etrafina huzursuzluk sacan tembel tenekeler olarak goruyorum. Benden yardim isteyen sonrasinda da kendilerine duseni yapmayan tembel insanlari hayatimdan direk cikariyorum. Bu durum bir cok kisi tarafindan agresif olarak algilanmama ve sosyal cevremin biraz daralmasina sebep oldu. Siz bu tip insanlarla iliskinizi nasil devam ettiriyorsunuz, tepki verip derslerini veriyor musunuz yoksa pasif olarak uzaklasiyor musunuz?

    1. Merhaba Gigi,
      Öncelikle bu kadar güzel bir soru sorduğun için teşekkür ederim. Bu soru yıllarca beni meşgul etti. Peşinen belirteyim, bu tip insanları ben de çevremde barındırmıyorum.
      Eskiden insanların değişeceğine inanırdım. Onların yaptıkları beni derinden düşündürür bazen de üzerdi. Hep yardım etmeye çalışır, onların sorunlarına çözüm arar ve asla başarılı olamazdım. İşte o zamanlar neden onlardan uzaklaştığımı insanlara söyleme gereği duyardım. Acı gerçekleri onlara söyleyerek iyilik yaptığımı düşünürdüm. Hani üzerinde düşünürlerse belki kendilerini düzeltirler diye.
      Zamanla bu tip insanları takmamayı, onları oldukları gibi kabul etmeyi ve hiçbir şey söylemeden sadece uzaklaşmayı öğrendim. Eskiden “neden böyleler? yaptıkları şeyin neden farkında değiller” diye üzülür ve sitem ederdim. Üzüntü ve düşündürmenin içimize çok işlememesi gerektiği
      ve sadece yüzeysel bir noktada kalması gerektiğini öğrenmeye başladım. Bunu öğrendikçe de insanlara tepki vermeden sadece pasif olarak uzaklaşmaya başladım. İnan bana böylesi daha güzel.
      Bu tip insanlara şöyle örnek verebilirim:
      1. Eşinden veya sevgilisinden sürekli şikayet edip, onu saatlerce kötüleyip bir türlü ayrılmayanlar. En kötüsü de ayrılmamanın bahanesi olarak çocuklarını gösterenler bana kalırsa.
      2. İşini, patronunu veya iş arkadaşlarını sürekli ve saatlerce kötüleyip birşeyleri değiştirmek için asla adım atmayanlar.
      3. yaşadığı ülkeyi kötüleyip oradan ayrılmak veya bir şeyleri değiştirmek için adım atmayanlar
      4. Anne-baba-kardeşleri kötüleyip, şikayet edip, onları hayatlarındaki olumsuzluklardan sorumlu tutup öte yandan da aileden fiziksel veya duygusal olarak uzaklaşamayanlar.
      …. liste uzar gider.
      Bu insanlara yardım etmeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu öğrendim. Onların şikayetlerini dinlemek ise zaman kaybı. En iyisi onlarla ilişiğinizi sessizce minimuma indirgemek ya da tamamen uzaklaşmak.
      Sosyal çevreniz daralacak mı? Elbette! Ancak minimalizim, yani sadecilik de tam olarak bu. Gereksiz, sizi mutlu etmeyen, evde kalabalık yapan ve değerli zamanınızı çalan eşyalardan kurtulur gibi gereksiz insanlardan da kurtulmalıyız. Böylece hayatımızda güzel, doyurucu, bize mutluluk veren ilişkiler yaşamak için zaman ve yer açılacak.
      Eşya atmak nispeten kolay, ancak gereksiz insanları hayatınızdan sessizce atmak çok daha zor. Onlar için sorumluluk ve suçluluk duymamayı öğrenmelisiniz.
      Size güzel bir kitap önerebilirim. Ayn Rand’ın “The Fountainhead” adli kitabı. Türkçesi “Yaşam Pınarı” diye çevrilmiş sanırım.
      Sevgilerimle,

Yorumlar kapatıldı.