Çocuklu Tatil Seçimimiz

Para Bey ve çocuklar Kuzey Denizi sahilinde fosil arıyor
Belçika’da bu cuma okullar kapanıyor ve 2 aylık yaz tatili başlıyor. Geçen sene 4 ay kesintisiz tatil yapmıştık ve bunun 2 ayı Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan’da geçmişti. Açıkçası bu bize biraz uzun geldi ve Antwerpen’i çok özledik.(Yazılarımda Fransızca Anvers, İngilizce Antwerp ve Hollandaca Antwerpen kullanmak arasında kararsız kalıyorum. Türkçeye Anvers diye geçmiş, çünkü hem Türkçede ”w” harfi yok, hem de tarihsel nedenleri var. Antwerpen’e Anvers demek benim içime sinmiyor, onun için burada kullandığımız şekilde Antwerpen diye yazacağım)

Bu sene 2 ay kesintisiz tatil yapmak yerine 2 defa 2’şer haftalığına tatile çıkmaya karar verdik. Geçen sene herhangi bir plan yapmadan gezdik. En çok zamanı ailemin Bulgaristan ve Çanakkale’deki evlerinde geçirdik. Bulgaristan’daki ev doğduğum kasabada, benim de çocukluğumun geçtiği ev. Çanakkale’deki evi ise ailem yazlık niyetine aldı. Bu sene oralara gitmeyeceğiz.  Sebeplerini anlatayım.

Bulgaristan’daki kasabamız çok güzel, sessiz bir yer. Doğal yaşam korunmuş. Evimizin önündeki ormanda geceleri kurt uluması duyuyoruz. Kurtlar uludukça köyün bütün köpekleri havlıyor. İnsan az olduğu için yaban domuzları, ak başlı kartallar, tilkiler ve daha nice yaban hayvanları bol. Doğa hiç bozulmamış. İnsanların birçoğu 5-10 haneli köylerde, taş evlerde yaşıyor. Meyvelikleri, bahçelerinde sebzeleri, birkaç da hayvanları var. Annemler mart veya nisan ayında Bulgaristan’a gidip evin bahçesini ve köydeki küçük bostanı ekiyor. Bütün yaz bahçenin domatesini, biberini, salatalığını ve diğer sebzesini yiyiyorlar. Meyve ağaçlarımız da var. Onlar temmuz sonundan itibaren olmaya başlıyor. Bazen yol kenarlarında bol bol yetişen karamık toplayıp reçelini yapıyoruz. Karamık, ahu dudu, yaban mersini, frenk üzümü gibi orman meyvelerini şehirli çocuklar pek bilmez ve hepsine böğürtlen deyip geçerler. O bakımdan biz şanslı büyüdük.

Annemlerin evinde herşey 80’li yıllardan kalma. Elektrik ve su var, ama İnternet yok. Oraya gidince kendimizi çok rahat hissediyoruz, çünkü çok sessiz. Sokak aydınlatması çok olmadığı için gökyüzündeki yıldızları görüyoruz. Samanyolunu görüyoruz. Gece uzun uzun gökyüzüne bakıyorum. Mustafa Pultar’ın “Yıldız Adları Sözlüğü” kitabından yıldızların isimlerini öğreniyorum.

Bizim tarihimiz köyümüzde. Köyde 1802’de büyük büyük büyük dedemin yaptırdığı cami var. Hala kullanılıyor. Mezarlığımızda atalarımızın kabirlerini ziyaret ediyoruz. Köyler küçük ve mezarlıklar da köyün hemen dışında. Mezarlığın başladığı tarafta kabirler çok eski. Mezar taşları Osmanlı döneminden kalma  ve sarıklı. Mezarlığın öbür tarafına doğru gittikçe mezar taşları daha yeni ve çağdaş olmaya başlıyor. Mezarlığın en sonunda da en son vefat edenlerin yeni mezar taşları var. Küçük küçük çok sayıda köy var. Ben oradan çocukken ayrıldım, ancak çevre köylere gidip insanlarla sohbet ettiğimde mutlaka bir tanıdık veya akraba çıkıyor. Babamın, dedemin ismini söylediğimde bizi tanıyorlar. Köyümde olmak bana çok huzur veriyor. Orada seçim sonuçlarının, çıkan savaşların, günlük haberlerin, stresin ne kadar da boş şeyler olduğunu daha da iyi anlıyorum. Öte yandan aşırı tüketimin, yabancılaşmanın ve çevre kirliliğinin köyümüzü tehdit ettiğini biliyorum ve kaygılanıyorum. Eğer bizden önceki kuşaklar da bizim gibi çok et yeseydi yer altı suları o kadar kirlenirdi ki kimse içecek su bulamazdı. Şu anda köyde devlet teşviklerinden dolayı besi hayvancılığı yaygınlaşmaya başladı. Yağmur yağdıktan sonra çeşmelerden su içemez olduk, hayvan dışkısı yeraltı sularına karıştığı için pis akıyor. Eskiden dedelerimiz haftada birkaç defa köfte veya pirzola yemiyordu. Et bayramdan bayrama, düğünden düğüne yenen birşeydi. Kurufasulyeye katık olsun diye birkaç tike kavurma et katıyorlardı yemeğe. Şimdi çoğu insan kilolu olduğu halde vegan beslenmeye şöyle tepki gösteriyor “proteinsiz kalsiyumsuz kalmak istemem”. Oysa ki bırakın besinsiz kalmayı, kilolar alıp başını gitmiş, vücutları “yeter artik yeme!” diye bas bas bağırıyor, ama duyan kim! Köylerimizde eskiden çöp arabası yoktu. Gerek de yoktu, çünkü kimse evinde kağıt mendil, tek kullanımlık havlu mendil, tek kullanımlık plastik ambalaj kullanmıyordu. Kimyasal temizleyiciler yoktu. Millet antibiyotikleri de şeker niyetine almıyordu. Günümüzde herkesin çocuğu öyle kıymetli, öyle kıymetli ki aman birşeyden eksik kalmasın diye insanlar evlerini oyuncak ve giyisi ile dolduruyor. O plastik oyuncakların en geç 2 sene içinde çöpü boylayacağını kimse düşünmüyor. Para ile plastik oyuncak alınca çocuğun mutlu olacağını sanıyorlar. Oysa ki bir çocuk en çok anne babası ile zaman geçirince mutlu oluyor. Oysa anne babalar işte o plastik oyuncakların parasını kazanmakla meşgul. Çocuk ya kreşte, ya bakıcıda ya da okul sonrası etütte. Eskiden herkes birbirini tanıyordu, şimdi ise herkes dizileri, hangi ünlünün kiminle evlendiğini veya hangi politikacının nasıl saçmaladığını biliyor sadece. Kimsenin kimseyi gördüğü bile yok. Ne matah hayat değil mi! Böyle giderse suyunu içebileceğimiz bir köyümüz kalmayacak. Her yer çöp dağları ile dolacak. Ne uğruna? Bencilce yaşayabilmek uğruna.

köyümüz
köyümüz

Bulgaristan’daki köyümüz çok huzurlu, ancak çocuklarımız küçük olduğu için maalesef onları oyalayacak birşey bulamıyoruz. Yazları sıcak oluyor ve gündüz dışarı çıkamıyoruz. Çocuklar mecburen evin içinde kalıyor ve birkaç günde sıkılıyor. Bazen nehre veya çevredeki derelere götürüyoruz su ile oynasınlar diye, ancak orada da bütün gün kalamıyoruz. Tekrar köy tatili yapabilmek için çocuklarımızın biraz daha büyümesini bekleyeceğiz.

Ailemin Çanakkale’deki evlerine de bu sene gitmemeye karar verdik. Türkiye’de OHAL kalkmadığı için kendimizi güvende hissetmiyoruz. Geçen sene Hollanda’dan Türkiye’ye tatile giden bir türkü bir facebook paylaşımı yüzünden tutuklayıp hapse atmışlardı.

OHAL olmasa da gelmezdik muhtemelen. Çanakkale’deki ailemin evi bir sitede apartman dairesi. Sitenin çevresinde insanların yürüyebilmesi için kaldırım yok. Çevrede her yer apartman dolu ve mecburen herkes arabasına binip geziyor. Oraya gidince ya bütün gün evde oturmak zorundayız ya da arabaya binip alışveriş merkezi veya lokanta gibi bir işletmeye gitmemiz, orada birşeyler satın almamız veya yemek yememiz gerekiyor. Dağ, bayır bile şirketlere ihale edilmiş ve Hasanboğuldu, Ayazma gibi dağlık yerlerde veya plajlarda mutlaka giriş parası, park parası ödememiz gerekiyor. Ayrıca sürekli yanımıza bize birşeyler satmaya çalışan satıcılar geliyor ve biz rahatsız oluyoruz. Çanakkale Belediyesi sağ olsun, ücretsiz bir sahil yapmış. Söylüyorum diye kızanlar olacak yine, ama insanlar çok kötü kullanıyor. Belediyenin insanlara hizmet olsun diye yaptığı o güzelim sahil çekirdek kabukları, sigara izmaritleri ve kırık camlar ile dolu. Her yer pislik içinde. Orayı da herhalde dış mihraklar ve Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen yabancılar gelip kirletmiyor. Yine orada yaşayan yerli halk yapıyor bunu. Ben eminim ki etrafı kirleten insanlar azınlık. Yani her Çanakkaleli çekirdek yiyip kabukları etrafına atmıyor, bunu iyi biliyorum. Kirletenler belki sadece %5’lik bir guruh. Biz işte o %5’le aynı havayı solumak istemediğimiz için bu sene Türkiye’ye gitmeyeceğiz. Belki ileride bir iyileşme, bir değişim olursa gelmek istiyorum, çünkü İstanbul’u özledim.

Konu çevre kirliliğinden açılmışken, Antwerpen’de de yerlere çöp atan kendini bilmez insanlar olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Genellikle göçmen gelen yabancılar veya burada doğmuş 3. veya 4. kuşak Türkler veya Faslılar yapıyor bunu. Lütfen bu söylediğim ırkçılık gibi değil, bir özeleştiri olarak algılansın. Geçen gün çocuklarımızla parka oynamaya gittik. Hemen yanımızda 3 Türk kadın çocukları ile pikniğe gelmiş. Çocuklar herkesi rahatsız edecek şekilde oynuyor, ama anneler çocuklarını uyarma gereğini duymuyordu. Başı kapalı dindar bayanlar, ama sigara içiyorlar ve izmaritleri çöpe değil çimenlerin üstüne atıyorlardı. Kadınlardan birisi şeftali yedi ve çekirdeğini çocukların oynadığı yere doğru fırlatıverdi. Yanlarına gidip “acaba bu şeftali çekirdeğini siz mi düşürdünüz” diye sordum. “Evet yanlışlıkla attım, ama giderken alacağım” dedi ve gerçekten de toplanıp giderlerken aldı, ama sigaralarının izmaritlerini çimenlerin üzerinde bıraktı. Onlara bu çok doğal geliyor, çünkü maalesef bizim insanımız öğrenememiş. Bir örnek daha vereyim. Geçen pazartesi Antwerpen Expo’da oy kullanmaya gittim. Haliyle orası Türk doluydu. Bilen bilir, Antwerpen Expo’nun olduğu cadde iki taraflı geniş yaya kaldırımlı bir yer. Kaldırımla bitişik kırmızı renki bisiklet yolu var. Belçika’da yayaların bisiklet yolunda yürümesi yasak, çünkü burada bisiklet bir spor ya da hobiden öte ulaşım aracı olarak kullanılır. İnsanlar bisikletle belki bir iş görüşmesine, belki başka bir randevüsuna yetişmeye çalışıyor. Bizim Türklere o geniş kaldırımlar dar gelmiş olmalı ki yayıla yayıla bisiklet yolunda yürüyorlardı. Hem de sırtlarına kocaman Türk bayrakları atmışlar. Gelen geçen bisikletliler zil çalıp uyarsa da bizimkiler şöyle azıcık yoldan çekilip sonra gene o bisiklet yoluna yayılıyordu. Belçika’da yaşayan herkes bisiklet yolunda yürünmeyeceğini bilir. Trafik dersleri anaokulunda başlar. Okullar için her sene bazı yollar trafiğe kapatılır ve çocuklar o gün okula bisikletle gider. Çocuklara uygulamalı olarak trafikte nasıl davranmaları gerektiği, yolun hangi tarafından gitmeleri gerektiği, kask takmak, ışık yansıtıcı yelek giyimek, bisiklet yansıtıcı ışıkları herşey uygulamalı öğretilir. Bizim insanımız maalesef öğrenmeyi reddediyor. Kadınlarımızın hepsi maşallah 100’er kilo olmuş ve onların bisiklete binebilecek durumu zaten yok da başkalarının haklarına da saygı duymuyorlar. Beni en çok üzen ise ellerindeki Türk bayrakları oldu. Türk olduklarını çaktırmasalardı bari. Nasıl utandığımı anlatamam. Sonra da diyoruz ki Belçikalılar ırkçı. E adamlar az bile sabrediyor bence.

Büyük oğlumuz dinozorlara ve fosillere meraklı. Biz de geçen hafta fosillerin sık bulunduğu bir sahile gittik. Yukarıdaki fotoğraftaki sahil bu ve  Antwerpen’e 1 saat uzaklıkta Hollanda’nın Kuzey Denizi kıyısında. Fazla kalabalık değildi. Çocukları ile gelmiş birkaç Hollandalı aile vardı. Benim oturduğum yerden 30 metre kadar uzaklıkta olmalarına rağmen kadın küçük çocuğuna benim olduğum tarafta kumla oynamaması gerektiğini anlatıyordu. Nedenini de şöyle izah ediyordu: rüzgar esince kumlar benim üstüme gelebilirmiş ve ben rahatsız olabilirmişim. Oysa ki gelse ne olacak. Ben de plaja gelmişim ve kumda oturuyorum. O kadının küçücük çocuğa çevresini nasıl düşünmesi gerektiğini öğretmesine hayran kaldım. Eşim de o konuda çok dikkatlidir. Başkalarının hakkına, zamanına çok saygı duyar. Birisine bir yerde buluşma sözü verdiyse veya bir randevüsü varsa son anda arayıp sudan bahanelerle gitmemezlik yapmaz. 5-10 dakika öncesinden varır ki karşı taraf beklemesin. Hollandalıların ve Belçikalıların geneli böyle. Bizde de böyle insanlar var elbette, ancak göze batanlar o bisiklet yolunda yürümekten gocunmayanlar oluyor maalesef. Gittiğimiz sahile Türkler ve Faslılar gitmediği için çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, cam ve içecek kutusu artıkları, plastik poşetler de yoktu. Herkes izmaritini üşenmeden çöp kutusuna atmış. Sahil pırıl pırıl, sanki bizden önce kimsecikler gelmemiş gibi temizdi. Cennet vatanımız Türkiye’de böyle temiz sahil görmek henüz nasip olmadı.

Bu sene plansız gezmek yerine çocukların mutlu olacağı bir tatil yapmaya karar verdik. Bu sene Bulgaristan’a dağ kaplıcası tatiline gidiyoruz. Otel tatili yapacağız, çünkü malum küçük çocuklar havuz seviyor. Gittiğimiz yer sadece yerli turistlerin olduğu kapalı ve açık yüzme havuzlu, saunalı, hamamlı bir kaplıca oteli. Otel Batı Rodop dağlarında Velingrad’ta. Bize pek hitap etmese de çocuklarımız otelleri seviyor. Onlar doğmadan önce otellere gece uyumak dışında gitmiyorduk. Haziran, temmuz ve ağustos biliyorsunuz en pahalı aylar. Bu aylarda da tatile çıkmazdık. Onun yerine fiyatların neredeyse yarı yarıya daha ucuz olduğu ilkbahar, sonbahar, kış aylarını tercih ediyorduk. Ucuz olmanın dışında çok da tenhaydı. Geçmiş yıllarda eylül sonu ve ekim başında Marrakeş’e gitmiştim. Çok az turist vardı. O az sayıda turistin hepsi de emeklilik yaşına gelmiş insanlardı. Çok huzurlu, güzel zaman geçirmiştim Marrakeş’te.

Para Bey’in tatilleri ise farklıydı. O şehirle hiç ilgilenmez. Onun yerine doğa tatilini sever. Aman rahat yatak olsun, temiz havlu olsun, yemeğim sıcak olsun gibi konfor arayışı yoktur. Çocukluğunda yıllarca İsviçre’de tatil yapmış. İsviçre dediysem aklınıza kayak tatilleri gelmesin. Onlar 4 çocuklu bir aile. Arabalarına kamp çadırını yüklüyorlarmış ve ver elini İsviçre dağları. Orada kamp kurup ailece 15 gün dağlara tırmanıp doğada yürüyüş yapıyorlarmış. Para Bey çocukluğunda 15 gün plajda güneşlendiği bir tatile hiç gitmemiş. Ailesinden ayrı tatile gitmeye başladığında ise hep Norveç’in orta kısımlarını seçmiş tatil için. Genellikle bir erkek arkadaşını da yanına alıp Ekim veya Kasım aylarında Orta Norveç dağlarında kamp yapmaya giderdi. Oteller, şehirler, dükkanlarla işi olmazdı. Beraber tatile giderken seçtiği insandaki kıstas ise az, daha doğrusu sadece zorunlu kaldıkça konuşmasıydı. Para Bey, onlarla beraber kamp yapabilmek için sabırsızlıkla oğullarımızın biraz daha büyümesini bekliyor.

Çocuklarımız doğmadan önce Para Bey’le beraber bir yaz Norveç tatiline ben de gitmiştim. Onun gibi -20 derecede kamp tatiline gitmeyi gözüm yemedi onun için yazın gittik. Orta Norveç’e değil, güneye gittik çünkü ormanda ayılardan, kurtlardan korkarım. O gayet rahat bir şekilde “yakınlarda ayı var, gürültü yapalım da varlığımızı duysun” diyebiliyor, sonra da çadırını kurup uyuyabiliyor. Ben yapamam. Yine de ona ayak uydurmak için kamp malzemeleri satın almıştım.

Şu anda çocuklarımızın yaşları 3, 5 ve 6. Henüz dağda kamp yapmayı gözümüz yemiyor, ama 5 ve 6 yaşındaki çocuklarımıza yürüyüş ayakkabısı aldık. Onlar Para Bey ile Vihren ve Musala’ya tırmanacaklar. Ben ise en küçüğü ile otelde kalacağım ve onunla yakın çevrede daha kolay patikalarda kısa yürüyüşler yapacağım.

Sevgilerimle,

 

“Çocuklu Tatil Seçimimiz” için 4 yorum

  1. Çevreyi kirletme konusunda ne kadar haklısınız! yeni bir parkımız var. Hevesle yürüyüşe gidiyoruz. 1,5 yaşındaki kızım sürekli yerdeki çöpleri eline almaya çalışıyor. Ben toplayıp çöpe atıyorum. Çöp toplamaktan yoruluyorum gezerken:( Maalesef sahillerde öyle. Elime sopa alıp dövesim geliyor.

  2. Çevre temizliği hakkında son derece haklısınız. Ama insanlara yere çöp atmayın ya da atığınızı çöpe atın deyince sana ne diye cevap alıyoruz. Bir de iki konu var. Birincisi, dinen müslümanız, temiziz diyoruz ama lafta kalıyor bu. İcraata geçemiyor bir türlü. İkincisi, aslan yattığı yerden belli olur denmiş ya tam o laf geçerli işte. Yattığımız yer bizi çok iyi yansıtıyor. Birçok kez Almanya’da bulundum. Sokakları tertemiz. İnsanlara doğaya çok saygılı. Lafa gelince onlar gavur ama bizden kat kat yaşadığı çevreye saygılılar.
    Sevgiler.

  3. “acaba bu şeftali çekirdeğini siz mi düşürdünüz” 🙂 bu iyiydi. Türkiye’de gerçekten böyle bir topluluk var. Ve bunun parayla,akademik eğitimle falan da alakası yok. Lüks veya normal bir semtte bunlar değişmiyor. Trafikte bunlar değişmiyor. Bakıyorsunuz altında son model araba ama camı açıp dışarı çöp atıyor. Bakıyorsunuz altında bir tofaş ama taktırdığı egzozla kendine küfür ettiriyor. Bu işte,okulda,sokakta,mekanlarda bir çok yerde böyle. Şekiller ve yansıtma biçimleri değişiyor ama zihniyet aynı. Ne kadar kaçıp insanların normal yaşadığı,takıldığı yerler bulmaya çalışsanız da faydası yok. Çünkü dediğiniz gibi bunun eğitimi bizde yok. Ailesinden alırsa var yada kendi Allah vergisi duyarlı bir kişilikse o kadar. O yüzden düzelmesi üstünde çalışılırsa temelden başlayıp 3-4 kuşak sürer. Ve bu arada -20 derece nedir ? Tatil değil komando eğitimi sanki:) Helal olsun. Açıkcası kış mevsimini çok sevsemde bu derecede tatil benimde yemez. Sizlere ve ailenize selamlar saygılar.

    1. -20 derecede kamp yapmak için ona göre uyku tulumu ve giyisi alıyor yanına. Decathlon’da(Türkiye’de de mağazası olması lazım) uyku tulumlarının üstünde yazıyor hangi hava şartları için yapıldıkları. Aslına bakarsanız +20 derecede kamp yapmaktan daha kolay olduğunu düşünüyorum, çünkü sıcak olunca çadırın içi iyice ısınıyor ve bunaltıcı oluyor. Yürüyünce ayrıca terliyorsunuz. Dışarısı -20 olsa bile çadır ve uyku tulumu yalıtımlı olduğu için oda sıcaklığına uyuyorsunuz. İleride çocuklarımız biraz büyüyünce belki ben de onunla kış kampını denerim, çünkü insanın asla yapamayacağını düşündüğü birşeyi başarması çok güzel bir duygu. Çok sık yazmasa da Para Bey’in de bir blogu var: http://www.peteprecise.com/
      Selamlar, Saygılar

Yorumlar kapatıldı.