Zeitgeist

Tam 16 senedir Belçika’dayım. Buraya benimle beraber başka meslektaşlarım da gelmişti, ama %95’i Türkiye’ye geri döndü. Sonuçta 2000’li yılların ortalarında Türkiye’de refah seviyesi gerçekten de yüksekti. Bizim meslek dalımızda İstanbul’da Belçika’dan daha çok para kazanılıyordu, üstelik hayat Türkiye’de çok daha ucuzdu. Buna rağmen ben Belçika’da kalmayı tercih ettim, çünkü güçlünün zayıfı ezdiği, güçlünün kendine her şeyi hak gördüğü, insanların birbirine saygı duymadığı bir kültürün içinde kalmak istemedim. Ben Türkiye’de kültürün şiddet dolu olduğunu düşünüyorum.

16 sene çok uzun bir zaman ve bu süre içinde Türkiye(ve bütün dünya) çok değişti. Türkiye’nin iyiye gitmediği 10-15 sene öncesinden belliydi. 2007’de Türkiye’ye gittiğimde 2005 ile kıyasla toplumda çok ciddi bir ayrışma olduğunu gözlemledim. 2 yıl içinde ne olduysa olmuştu. İnsanlar birtakım politik olaylarda futbol takımı tutar gibi taraf tutup iş yerlerinde uluorta tartışıyorlardı. ‘’Günaydın’’ diyorsanız A tarafına aitsiniz, ‘’hayırlı sabahlar’’ diyorsanız B tarafına. Bu şekilde söylediğiniz, giydiğiniz, yediğiniz, dinlediğiniz ne ise ona göre bir siyasi tarafa zorla çekiliyordunuz ve insanlar size buna göre size ya tepkisel davranıyordu ya da yakın. Ne kadar yıpratıcı bir hayat diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. O dönemde her kanalın her haber bülteninde birkaç defa ‘’facebook’’ kelimesinin geçtiğini duyuyordum. Televizyonlar sanki facebook hayatın doğal bir parçasıymış algısını oluşturuyordu. İmkanım varken bu ortamdan hızlıca kaçtım. Ne demişler, dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştir.

O yıllarda bir diğer sorun da Türkiye’deki aşırı tüketimdi. Gittiğim onlarca ülke ile kıyasladığımda Türkiye’de insanların çok rahat ve hızlı para harcadıklarını görüyordum. Bu harcamalar kredi kartları ile yapılıyordu. Bu da başlı başına bir sorundu zaten. 2000’li yılların başında bir veri güvenliği konferansına katılmıştım ve Visa kartın üst düzey bir yöneticisine ‘’insanların harcama verilerini ve kişisel bilgilerini başka şirketlere satmak size etik geliyor mu?’’ sorusunu yönelttiğimi hatırlıyorum. Bunun insanların faydasına olduğunu, çünkü bu şekilde insanların kişiselleştirilmiş reklam görebileceğini söylemişti bana ancak sorumdan hiç hoşlanmadığını yüz ifadesi ve tavırlarıyla açıkça gösterdi. Visa veya benzeri bir şirkette asla üst düzey yönetici olamayacağım o zamandan belliydi. Türkiye büyük çaplı sosyal deneylerin yapıldığı, vahişi kapitalizmin pençesinde bir ülkeydi. İnsanlara gerçeklikten uzak hayaller satılarak ceplerinde olmayan paralar harcattırılıyordu. Kişisel bilgi gizliliği ile iligli toplumsal bir bilinçten ise zaten bahsedemeyiz. O yıllarda bile Türkiye’de herkesin birçok kişisel bilgisi hem devletin hem de birçok özel şirketin eli altındaydı. O bilgilere göre işe alınıyor veya alınmıyordunuz. Şu anda Türkiye’de insanlar işe alınmanın hep tanıdık vasıtasıyla olmasından şikayet ediyor, ama iş işten geçti gibi. Zamanında Facebook’ta, Twitter’da herkes hayatını ortalığa dökerken, insanlar ellerindeki kredi kartlarını cırt cırt makinelerden geçirirken hiç biri bu işin kişisel veri gizliliği kısmını düşünmüyordu. Her şeyi de devletten beklememek lazım. İnsanlar biraz düşünmeli. Bu platformlar niye bedavaya hizmet veriyor veya kredi kartları harcama yaptıkça gözünüzün üstünde kaş var diye mi puan veriyor diye kimse zamanında kendine sormadı. Bir söz vardır ya, bir şey bedava ise demek ki ürün sizsiniz. İnsanlar Facebook’un, Twitter’ın, Gmail’in neden bedava olduklarını sormadıkları gibi herkes kendini ayrıcalıklı, özel hissetmeye ve özel muamele beklemeye başladı. Şirketlerin varlık amacı sizi krallar kraliçeler gibi hissettirmek değil kâr etmek. Sonuçta her şeye hakkı olduğunu düşünen, her koşulda eğlendirilmeyi, memnun edilmeyi bekleyen ukala(Ingilizcesi entitled) bir insan topluluğu türedi. Bir de onların çocukları oldu, hepsi de elbette birer prens ve prenses. Bu prensler prensesler krallar kraliçeler topluluğu hayatlarını maksimum zevk, eğledirilme, özel hissettirilme çerçevesinde kurdu. Bu insanlar diplomalı, ama elinden hiçbir iş gelmeyen, kendine bile bakamayan insanlar. Yemek için restoranlara, eğlenmek için Netflix’e, arkasını toplamak için temizlikçiye, çocuklarını yetiştirmek için bakıcıya ve tablet bilgisayara ihtiyaç duyar. Kırılanı, bozulanı tamir etmeyi, söküleni dikmeyi bilmezler. Bu sürdürülebilir bir hayat standardı elbette değil, çünkü her şeyden önce gerçekçi değil.

Türkiye’ye en son 4 sene önce gittim. O zamanlar ülkede durum hala iyiydi. 1 euro 3 liraydı. Şu anda ne ekonomik durumu biliyorum ne de insanların genel hayatını, ancak hiç iyi olmadığını düşündüğüm için Türkiye’ye gitmeye çok çekiniyorum. Okuduğum okulları çocuklarıma gezdirip okul hayatımın geçtiği yerleri onlara göstermeyi çok istiyorum, ama gitmeye çekiniyorum. Her şeyden önce güvenlik kaygılarım var. Türkiye’nin iyi zamanlarında bile gidişatın nereye doğru olduğu kabak gibi ortadaydı. Şimdi bakıyorum 1 euro 9-10 lira olmuş ve 30 yaş altı gençlerin büyük bir kısmı umutsuz ve işsiz. Bizden sonra gelen bu kuşağa çok üzülüyorum, çünkü 2000 lerde bizim kuşak hoyratça önüne konan imkanları yedi bitirdi. Fırsatlar kaçtı, yapılması gereken doğru şeyler yapılmadı ve insanlar sorumsuz davrandı. Bu günün kötü temelleri o günlerde atıldı.

Bundan 10 sene kadar önce Türkler Belçika’yı beğenmiyordu, çünkü Türkiye’de maddi durumları Belçika’dan iyiydi. Türkiye’de eğlendirilmeye alışmış insanlar buraya geldiklerinde Belçika’yı sıkıcı, bayık diye nitelendirip geri dönüyorlardı. Belçika’da her köşe başında alışveriş merkezi yok, her adım başı sucu, pastane, simitçi, kahveci vesaire yok. Pazar günleri HERKES dinlenebilsin diye dükkanlar kapalı. Haliyle İstanbul’dan gelen birine burası sıkıcı ve bayık geliyordu, çünkü her yer kapalı olunca insanlar alışveriş yapmadan eğlenmenin yolunu bilmiyordu. Durum değişti. Şu an Antwerp’te bakıyorum Bulgaristan kökenli, ama Türkiye’de yetişmiş yüzlerce yeni gelen var. Bu insanlar Türkiye’de yaşamaktansa Belçika’da çok olumsuz şartlarda da olsa hayat kurmayı seçiyor. İnsanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmış olması çok üzücü. Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye koca bir hapishane olmuş ve herkes kapağı yurtdışına atmaya çalışıyor.

Türkiye’de eğitim sisteminin durumunu da pek bilmiyorum, ancak ben şu anda 20’li yaşlarımda bir genç olsaydım diploma peşinde koşmazdım. Onun yerine sistemden çıkardım, yani şunları yapardım:

  • Gmail, facebook, twitter, instagram, tiktok, whatsapp, telegram ve adını bile bilmediğim sosyal medya platformlarındaki hesaplarımı kapatırdım.
  • Netflix ve benzeri üyeliklerimi iptal ederdim
  • Televizyonla ilişiğimi keserdim
  • Haberleşmek için -gerekirse paralı- bir mail sisteminden email adresi alırdım
  • Doğru beslenmeyi ve fisiksel olarak kendime iyi bakmayı öğrenirdim.
  • Tüm zamanımı el becerilerimi geliştirmek için kullanırdım. Mutlaka iyi yemek yapmayı öğrenirdim. Yemek yapmanın temel ilkesi az ve ucuz malzemeden bol ve lezzetli yemekler yapabilmektir. Benim çocukluğumda Ev Ekonomisi diye bir ders vardı. Orada hangi proteinlerin ucuz ve besleyici olduğu öğretilirdi. Örneğin et pirzola yemektense çok az et katkılı kuru fasulye yemenin hem ucuz hem de daha doyurucu olduğunu öğrenmiştik. O ders muhtemelen artık okutulmuyordur. Kız erkek herkesin ev işi yapmayı, yani kendine ve evine iyi bakmayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
  • Şehirde yaşıyor, ama işsiz isem mutlaka bir köye yerleşir, tarım ve hayvancılık yapmayı öğrenirdim. Küçük bir toprak parçası bile işlendiği takdirde insanı doyurabilir.
  • Bir zanaatı çok iyi öğrenirdim. Terzilik, fizyoterapi, ahşap ustalığı, inşaat işlerini, bozulan bir şeyi tamir etmeyi öğrenirdim. Bir şirkete veya devlete maaşla çalışmaktansa kendi ellerimle kattığım değerden geçinmeyi öğrenirdim.

Sevgi ile kalın,