Ekonomik Bağımsızlık Yolculuğu: 4 senenin muhasebesi

4 sene önce yazı yazmaya başladığımda ekonomik bağımsızlığa giden yolculuğumu yazarak insanlara faydalı olmayı amaçlamıştım. Aylık giderlerimi nasıl kıstığımı, nasıl birikim yaptığımı yazdım. Daha sonra aylık giderlerimi yazmaz oldum çünkü birikimimizin büyük bir kısmını gayrimenkule yatırmaya başladık. Alım sırasında emlaklar için harcadığım para tüketim harcaması olmadığı gibi bir yatırım da sayılmıyor. Örneğin alım sırasında ödediğimiz vergiler, noter ücretleri ve banka giderleri yatırım harcaması değil, ancak tüketim harcaması da sayılmaz. Emlak yatırımlarını şirket üzerinden yapıyor olsaydık onları şirket gideri olarak gösterebilirdik, ancak özel harcamalarda böyle bir kalem yok.

4 sene öncesi ile şimdiki hayatımızı kıyaslayacak olursam çok daha iyi yaşadığımızı söyleyebilirim. Daha az para harcamamıza rağmen çok daha iyi yaşamamızı iki sebebe bağlıyorum.

İlk sebep şu: Kalburüstü bir mahalleye taşındık. Şu anda yaşadığımız yerde sosyo-ekonomik seviye gayet yüksek. Kimse yere çöp atmıyor. Köpek gezdirenler köpeklerin kakalarını sokakta bırakmıyor ve göz göze gelince gülümseyip selam veriyorlar. Anvers’in en güzel parkına kısa bir yürüme mesafesindeyiz. Şehrin hemen yanında, ama şehir içinde olmayan bir mahalledeyiz. Sakin ve sessiz olduğu için kendimizi daha iyi hissediyoruz. Özellikle benim için şu anda oturduğum mahallede ve sokakta yaşamanın anlamı büyük. Şöyle ki 15 sene önce ilk defa Belçika’ya geldiğimde bu mahalleyi gördüğüme nefesim kesilmişti. Soakları gezerken “Burada yaşıyor olsaydım ya filozof ya ressam olurdum” diye içimden geçiriyordum. Buradaki sokakları, parkları gezerken içim yaşama sevinci ile doluyordu. Tam burada dingin bir hayat yaşamanın yeryüzündeki cennette yaşamak olduğu kanaatine vardım. Hayatım boyunca pahalı arabam, gözterişli mücevherlerim olsun diye hayal ettiğimi hatırlamam, ancak burayı görünce neyi hayal etmem gerektiğini gördüm. “Burada yaşasaydım ne mutlu olurdum” diye içimden geçirdim. Okumanın, çalışmanın, kariyer yapmanın amacı burada yaşayabilmek diye düşündüm. En azından benim için, çünkü bundan büyük kişisel bir hayalim hiç olmadı. Seneler içinde burada yaşama hayalime ulaşmak için en ufak bir çaba sarf etmedim, hatta üstünde düşünmedim bile. Sanırım bende hayallerin hayal olarak kalacağı hissi vardı. Anvers emlak piyasasını günlük takip ederim, ancak burası takip ettiğim bir mahalle değil. Sebebi ise AAA lokasyon olması. Aldığım emlakları kar ile kiraya vermek ve bir süre sonra kar ile satmak için aldığımdan AAA lokasyon dediğimiz yerlerle ilgilenmiyorum. AAA lokasyonlarda insanlar duyguları ile satın alıyor. İnsanlar duyguları ile emlak satın almaya başlayınca yatırım yapmak hem riskli hem de giriş sermayeniz çok yüksek olmak zorunda. Benim yatırım stratejim için uygun yerler ise B ve C lokasyonlar. Bu yüzden de yeni ev ararken bu mahalleye aslında hiç bakmıyordum. İlan bir sabah şans eseri karşıma çıktı, çünkü emlakçı ilanı yanlış posta kodu ile vermişti. Evin ilanını gördüm ve o an almaya karar verdim. O gün öğleden sonra -eşim bile evi görmeden- alıcıya istediği fiyatı vererek alım sözleşmesini imzaladım. Sanırım yıllar önce içimden geçirdiklerim dua yerine geçti. Allah bu evi doğru zamanda karşıma çıkardı. Başka mantıklı bir açıklama bulamıyorum, çünkü benim gibi bir insan kılı kırk yaracak hesaplar yapmadan, en az 2 çıkış stratejisi belirlemeden gayrimenkul almaz. İlk defa duygularımla hareket ederek büyük bir alım yaptım ve bu doğru bir karardı. Burada yaşamak kaderimde yazılıymış diye düşünüyorum. Şunu söyleyebilirim ki en büyük hayalim gerçekleşti ve benim için bundan ötesi yok. Milyar eurom da olsa yeryüzünde başka bir yerde yaşamayı aklımdan geçirmem. Yaşadığım çevrenin mutluluğumuzu artırdığını söyleyebilirim. Evi aldığımızda içinde her şey çok eskiydi, ancak eski hali bile çok, ama çok güzeldi. Tam 6 ay süren yıpratıcı bir tadilat yaptık ve çocuklarla tadilat yaparken bile bu evde yaşadık(neyse ki yaz sıcak geçti). Zorlu bir süreçti ancak evi aldığımıza pişman olduğumuz 1 saniye bile olmadı. Şu anda evin tadilatı tamamen bitti ve her şey tam istediğimiz gibi oldu. Nasıl mutlu olduğumuzu kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Geçen hafta gelincik tohumları aldım ve onarı çocuklarla bahçeye ektik. Çocukların sevincini tarif edemem.

4 sene öncesine göre daha iyi yaşamamızın ikinci sebebi evimizdeki eşya sayısının azalması. Sahip olduğumuz kişisel eşyalar azalınca hayatımız daha basit ve yönetilebilir oldu. Evi hala Marie Kondo gibi düzenleyip ihtiyacım olmayan her şeyi elden çıkarıyorum.

Geçen 4 seneye bakınca mutlu olup olmamanın harcadığımız paradan çok bağımsız bir şey olduğunu görüyorum. Biz hala 4 sene önceki gibi az harcıyoruz, ancak para harcarken az harcayalım diye fark edilebilir bir çaba sarfetmiyoruz. Ekonomik bağımsızlığımızı kazanma yolculuğuna çıktığımızda doğru para harcama konusunda kendimizi bir süre eğitmemiz gerekmişti. Bu çabayı sarf ederken ne zaman neden para harcadığımızı çok düşündüğümüz zamanlar oldu. İhtiyacımız olduğu için mi harcıyoruz, yoksa kendimizi o an iyi hissetmek için mi? Ailece alışverişe çıkıp satın alarak iyi zaman geçirdiğimizde mutluluğumuz ne kadar kalıcı oluyor? İşte bunun tefekkürünü yaptık. Sonuç olarak harcama alışkanlıklarımız zamanla değişti ve çaba sarf etmeden doğal bir şekilde az harcamaya başladık. Eski yazılarımda pareto kuralından bahsetmiştim. Hangi ürün olursa olsun satın alırken istemsizce pareto kuralını uyguluyorum. Diyelim ki bir temizlik maddesi alacağım. Aynı üründen 1 euroya da var,2 euroya da 3 euroya da. Ben 1 euroluk olanı alıyorum, çünkü tek fark pahalı olanın daha güzel kokması ve ürünün ambalajı. Ben ürünü koku için değil temizlik için alıyorum. O yüzden 1 euroluk ürün işimi görüyor. Küçük harcamalar söz konusu olunca “10 centin, 20 centin ne önemi var!” diyebiliyoruz. Ben ise yüzde ile düşünmeyi alışkanlık haline getirdim. Şöyle ki “Temizlik ürünlerine sadece daha hoş kokuyorlar diye %50, %100 fazla ödemeye değer mi?” diye düşünüyorum. Hatta “Her aldığım ürün için %50 fazla ödeseydim bütçem nasıl etkilenirdi” diye soruyorum kendime. 10 cent, 20 cent diye değil de farkı yüzde ile hesaplayınca elim hemen daha ucuz ürüne gidiyor.

İnsanlar aslında mantığı ile değil duyguları ile para harcar. Kendimizi iyi hissettiğimiz dükkanlara bir bahane uydurup geri gideriz. Kendimizi iyi hissettikçe daha çok (gereksiz) ürünü sepete atma eğiliminde oluyoruz. Çoğu insan “para” kavramını olumsuz düşüncelerle ilişkilendiriyor. Paranın yetmemesi, boş buzdolabı, alınamayan ayakkabılar, doyurulamayan boğazlarla ilişkilendiriyoruz parayı. Çoğu insan bu olumsuz ilişkilendirme yüzünden para düşünmekten kaçınıyor. Aslında para bir başarı göstergesi olarak görülmeye başlandığı anda insan para konusunda daha tutumlu, yatırım konusunda daha girişken olmaya başlıyor. Para fakirlikle özdeşleşince markette en ucuz ürünü kovalamak olumsuzluk olarak, yani paranın yetmemesi ile ilişkilendiriliyor. Bu yüzden de kendimizi iyi hissettiğimiz dükkanlarda daha iyimser bir ruh halinde oluyoruz ve ucuz ürünleri değil, kendimizi belirli bir marka ile özdeşleştirdiğimiz daha pahalı ürünleri sepete atma eğiliminde oluyoruz. Özellikle geliri daha az olan insanlar dükkanlara gidip anlık mutluluklar yaşama yoluna gidiyor. Kriz zamanında kozmetik sektörünün büyüdüğünü hatırlayın. Bir açıklaması şuydu: insanların bütçesi düşünce büyük pahalı ürünlerde mutluluk aramak yerine ruj ve oje gibi daha ucuz ürünler alarak kendilerini iyi hissetmeye çalışıyor.

Harcamalar konusunda biz de bazen ipin ucunu kaçıracak gibi oluyoruz. Mesela eşim bazen pahalı lokantalara gereğinden sık gitmek istiyor veya pahalı organik marketten alışveriş yapmak istiyor. Bu durumda ben onu frenliyorum. Eskiden ben çok para harcardım, eşim bu durumdan hoşlanmazdı. Şimdi durum tersine döndü. Aslında neden pahalı dükkana gitmek istediğimizi kendimize itiraf ettiğimizde o dükkana gitme isteğimiz de kayboluyor. Biz mümkün olduğunca çocuklarla birlikte alışverişe gitmemeye çalışıyoruz, çünkü onların ileride çocukluk anılarını alışveriş yapma ile özdeşleştirmelerini istemiyoruz. Ailece arabaya doluşup alışverişe gitmeyi herkes gibi biz de seviyoruz. Çocuklar süpermarketlerdeki ikramlıklara bayılıyor. Ben ise bu deneyimleri sınırlamaya çalışıyorum, çünkü çocuklara alışverişin iyi vakit geçirme yolu olmadığını aşılamak istiyorum. Süpermarketlerde her şey insanların kendilerini iyi hissetmesi üzerine tasarlanmıştır. Bizi pohpohlayarak, buz gibi havada içerisini sıcak ve ferah tutarak, çay ve kahve ikram ederek, çocuk ürünlerini çocukların göz hizasına koyarak, ucuz ürünleri en alt raflara dizerek, güler yüz göstererek cebimizden maksimum miktarfa para çıkarılması üzerine tasarlanmıştır süpermarketler. Bizim de bilinçli tüketici olup buna fırsat vermememiz ve daha az harcama konusunda kendi stratejilerimizi geliştirmemiz gerekiyor. Son zamanlarda sadece yürüme mesafesindeki markete -yaya- gidip alışveriş yapıyorum. Taşıyabildiğim kadar, yani sadece ihtiyacım olanları alıyorum. Yalnız gittiğim için de az harcıyorum, çünkü fark ettim ki eşimle beraber gittiğimizde çok daha fazla para harcıyoruz. Alışveriş ailece yaptığımız hoş bir etkinlik olmaktan çıkınca çok önemli başka bir şey daha oldu: artık parka daha sık gidiyoruz, evde daha sık scrabble veya memory gibi oyunlar oynuyoruz, spor salonuna daha sık gidiyoruz, daha sık kütüphane, konser, müze ziyaret ediyoruz.

Az harcamak için sizin stratejileriniz neler?