Küçük Evde Yaşamak ve Yüksek Duyarlı Kişilier

Sevgili Okuyucularım,

Blogumun okunma istatistiklerine baktığım zaman Belçika’da yaşam yazımın en çok okunanlar arasında olduğunu görüyorum. Aslında bu blogu Belçika’ya nasıl gelineceği veya buradaki yaşamı anlatmak amacı ile yazmıyorum, ancak bu tür bilgileri merak edenler için güzel bir video blogu buldum: Esra Varol. Kendisini biraz izledim ve çok beğendim. Akıcı bir anlatımla faydalı bilgiler veriyor. Konuşma tarzı espirili ve sürükleyici. Bazı videolarında Belçika’daki oturum izni, kağıt kürek işleri ile ilgili bilgiler veriyor. O konularda oldukça bilgili görünüyor. En azından benden çok daha bilgili. Türk vatandaşı olarak Belçika’ya nasıl gelinir diye sorsanız hiç bilgim yok. Beni buraya çalıştığım uluslararası şirket göndermişti. Türk pasaportu ile geldim. Oturma izninden diploma denkliğine kadar herşey ile PWC adlı bir hukuk şirketi ilgilenmişti. Masrafları şirketim karşılamış olmalı, çünkü bana birşey yansıtmadılar. Aslına bakarsanız diplomamın denkleştirildiğini bile birkaç sene önce tesadüfen öğrendim. Çalıştığım alanda, yani Bilgi Teknolojileri alanında diploma pek sorulmuyor. Hollandaca dil kursuna da maalesef gitmedim, çünkü cuma günü İstanbul’daki işimden ayrılıp hafta sonundan sonra, yani pazartesi Antwerp’teki yeni işime başlamıştım. Dil kursuymuş, uyum kursuymuş takip edecek vaktim maalesef olamadı. Olsaydı o ilk zamanlar benim için daha kolay geçerdi. Daha sonra çocuklarım olunca eşim onlarla Flamanca konuştuğu için dili dinleye dinleye öğrendim. Esra Varol Belçika’da nasıl evlenileceğini de anlatıyor. O konuda da benden daha bilgili. Biz belediyeye gidip gün almıştık sadece. Vatandaşlık da aynı şekilde benim için zahmetsiz oldu. Kapı kapı dolaşıp belge toplama durumum olmadı, çünkü zaten uzun yıllardır buradaydım, burada evlendim ve çocuklarım burada doğdu. Benim her bilgim onlarda vardı zaten. Sadece tatile gittiğimde Bulgaristan’dan doğum belgesi almıştım. Bir de iyi hatırlıyorum vatandaşlık başvurusu 150 euro tutmuştu. Aynı şekilde polis evliliğimin gerçek olup olmadığını da araştırmadı. Başkalarından ve Esra Varol’dan duyduğum kadarıyla Belçika polisi insanların yatak odalarına kadar girip diş fırçalarına ve kıyafetlerine kadar bakıp rahatsızlık verici sorular soruyormuş! Neyse ki bunlara maruz kalmadım. Evimin içine -hem de postalları ile- girip “Eşinin donu ne renk?” diye soru sormaya kalksalar insan evladı demem tekme tokat kapı dışarı ederdim adamları. Vatandaşlığınızı da alın bilmemne yapın diye de sinkaflı küfürlerimi eklerdim. Esra gibi sabırlı ve tatlı değilim sonuçta. Aslında bana da bir polis gelmişti. Adamcağız kapıdan içeri girmeden mahçup bir tavırla şöyle demişti: “Sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Bir imza alıp gideceğim. Devlet neden insanların evlilikleri ile uğraşıyor anlamıyorum. İnsanları rahat bıraksınlar artık! Evliliklerin bazıları sahte olsa ne olur ki? İnsanların yarısı zaten yürümeyen evliliğini gerçek sanıyor.” Adam haklı! Allah kimseyi istemediği sorulara cevap vermek zorunda bırakmasın. Allah kimseyi istemeden vatanından ayrılmak zorunda da bırakmasın. Savaşlar, kuraklıklar, huzursuzluklar, geçim sıkıntıları olmasın. Öyle bir duruma düşen insan istemediği halde her tür uygunsuz soruya cevap vermek zorunda kalabilir.

Çok sık mail aldığım bir diğer konu da minimalizim ile ilgili. Aslında yeni çağın en belirgin akımı bana kalırsa minimalizim. Bence artık insanlar aileleri ve arkadaşları ile daha çok zaman geçirmek, belki de seyahat etmek veya sadece kafa dinlemek için daha az çalışmayı tercih ediyor. Bunu yapabilmek için de insanlar daha az borca giriyor veya hiç borca girmiyorlar. Kredi ile aldıkları 200 metrekare dairelerde veya büyük villalarda oturmaktansa küçük, ama işlerini gören, temizliği kolay, masrafı az konutları tercih ediyorlar.

İlk çocuğuma hamile iken eşimle ailemize uygun bir ev yaptırmaya karar vermiştik. 3 katlı müstakil evimiz tam istediğimiz gibi olmuştu, ama içinde yaşamaya başladıktan sonra aslında istediğim şeyin bahçeli büyük bir ev olmadığını fark ettim. O evin temizliği bana yük oluyordu. Üstelik dükkanlardan kütüphanelere kadar herşey biraz uzaktı. Neticede evi kiraya verip doksan küsür metrekare şehir merkezinde bir daireye taşındık. Eşime dedim ki keşke 7 sene önce ev yapmaktansa 2 odalı bir daire alsaydık. Çocuklarımın yaşları 6,4 ve 3. Hiçbiri ayrı ayrı odalarda uyumak istemiyor. Hepsi aynı odada. Bu 3-4 sene daha böyle gider. Ergenlik çağına gelince ayrı oda isterler, ama biz bundan 7 sene önce, yani zamanından çok önce onlara ayrı ayrı odalar yapmıştık ve onları kullanmadık. Şunu anladım ki insan 5 veya 10 sene sonrasını düşünerek büyük alımlar yapmamalı. İnsan o günkü ihtiyacını karşılayacak bir konut almalı. 5 veya 10 sene sonrasının ihtiyacını düşünerek bugünden büyük borçlara girmek çok gereksiz. Bekar bir insanın “birisi ile karşılaşıp evlenirsem ve akabinde çocuğum olursa lazım olur” diyerek -borçla- 3 oda 1 salon ev alması anlamsız bir masraf bence. Onun yerine küçük bir stüdyo veya 1 odalı bir daire bekarken, ilk evlendiğinde, hatta çocuğu 2-3 yaşına gelinceye kadar işini zaten görür. Bir bebek kendine ait ayrı bir odaya ihtiyaç duymuyor sonuçta.

Küçük eve sığmamız hiç zor olmadı. Taşınmadan uzun süre önce dolaptaki giyisilerimi %90 oranında azaltmıştım. Çalışmadığım dönemdi ve giyinip kuşanmamı gerektirecek ortamlara girmiyordum. Tekrar iş hayatına dönünce birkaç parça giyisi almak zorunda kaldım. Aldığım şeyleri şöyle sıralayabilirim: 1 siyah üst, 1 gri üst, 1 koyu mavi üst, 2 renki çorap, 1 siyah etek, 1 siyah beyaz etek, 1 çift siyah spor ayakkabı. Bunları sırayla giyiyorum. Üstleri Nike marka spor mağazasından aldım. Hiçbirinin üzerinde kocaman kocaman nike yazmıyor. Etekle giyince resmi, taytla giyince spor salonu kıyafeti oluyorlar. Spor mağazasından almamın önemli bir sebebi var o da şu: spor kıyafetleri teknolojik kumaşlardan yapıyorlar. Giyisiler terletmiyor ve terleyince kokmuyor. Ayrıca 100 defa da makinede yıkasanız hiçbirşey olmuyor ve ütülemeniz de gerekmiyor. Vegan olduğumdan beri hayvan derisinden yapılan herhangi birşey almıyorum. Buna ayakkabı da dahil. Ofis ortamında uzun saatler kaldığım için ayakkabının çok rahat olması benim için önemliydi. Bunun için resmi kıyafetin altına giyebileceğim siyah bir spor ayakkabı benim için çok iyi bir seçim oldu. Hem rahat hem de hayvan derisi kullanılmadan yapılmış.

Yeni evimiz küçük olduğu için eşyaları alırken az alan kaplayan, ama birden fazla işlevi olan mobilyalar aldık. Her santimetre önemliydi.

Örnek vermek istiyorum, yatak başı olmayan ve altında eşya çekmeceleri olan bir yatak aldık. Şu resimdekinden:

Fotoğraf Ikea sayfasından alıntıdır

Fotoğraflar Ikea sayfasından alıntıdır. Yatağın yatak başı olmadığı için odada 10 cm fazla hareket alanı oluyor. Yatağın altında her iki tarafında üçer tane olmak üzere toplam 6 çekmece var. 3 çekmecede benim, 3 çekmecede ise Para Bey’in kıyafetleri var. Yazlıklar ve kışlıklar, yani bütün kıyafetlerimiz o çekmecelere sığıyor. Ütü gerektiren gömlek gibi şeyler giyimediğimiz için her kıyafeti katlayarak saklayabiliyoruz.

Çocukların yataklarının altında da aynı şekilde kıyafet çekmeceleri var. Dolayısıyla yataklarımız sadece yatak değil, aynı zamanda elbise dolabı işlevi de görüyor.

Odadaki hareket alanını artırmak için komodin gibi gereksiz bir eşya almadık. Akşam yatmadan önce genellikle kitap okuyoruz, onu da  yatağın yanına yere koyuyoruz.

Havlularımız banyoda duruyor ve 5 küçük, 5 büyük olmak üzere toplam 10 adet havlumuz var. Bize fazla fazla yetiyor. Bornoz kullanmıyoruz. 2 adet çift kişilik yatak nevresimi, 4 adet de tek kişilik yatak nevresimimiz var. Dolapta saklamamız gereken 1 adet çift, 1 adet de tek kişilik nevresim takımımız var, diğer takımlar kullanılıyor. Kurutma makinemiz olduğu için yıkadığım nevresimleri aynı gün içinde kurutup geri takabiliyorum. Dolaplar dolusu havlu ve nevresim takımı saklamama gerek de kalmıyor. 4 kapılı 2 mt genişliğindeki dolabımız portmanto görevi de görüyor. Ayrıca fotoğraf makinesi gibi ortalıkta durmaması gereken eşyaları da saklıyor. Artık pek fazla ütü yapmadığım için Laura Star profesyonel ütümü gözden çıkarıp 20-30 euroluk ucuz bir buharlı ütü aldım. Eski ütü sistemini eşimin yardımı olmadan açıp kapatmayı bir türlü öğrenememiştim. Basit bir ütüye geçmem iyi oldu.

Kozmetik, sabun şampuan namına evde olanlar şunlar:

1- plastik atık üretmek istemediğim için sıvı şampuan kullanımını bıraktım ve saç sabunu aldım. Bildiğiniz kalıp sabun, ama saçı şampuan kadar güzel yıkayor. Üstelik şampuandan uzun süre dayanıyor(haftada 3 defa yıkadığım saçlarıma 3-4 ay dayanıyor).

2- yine plastik atık olmasın diye duş jeli yerine kalıp zeytinyağı sabunu kullanıyoruz. Tatilde Türkiye’den almıştım. Çok memnunum.

3- diş fırçası, diş macunu ve diş ipi gibi temel gereksinimler. Saç kurutucu, saç fırçası.

4- makyaj çantam: işe başlayınca hafiften makyaj da yapmaya başladım. Bir dudak kalemi, parlatıcı, rimel, allık ve göz kalemi aldım. Deodorant ve parfüm kullanmıyorum. Onun yerine deodorant gibi koltuk altına sürülen taş kristaller var. Onlardan aldım ve çok memnunum.

5- basit bir göz kremim var, cilt kremi olarak ise hem bana hem çocuklara kantaron yağı kullanıyorum

Oturma odasındaki koltuk dışında ayrıca bir masa ve sandalyelerimiz var. Kitaplığımızı ve müzik sistemimizi de taşınırken yanımızda götürdük. Kitapların çoğunu dağıtmak durumunda kaldık, ama olsun. Artık kindle’da kitap okumaya veya daha sık kütüphaneye gitmeye başladık, çünkü kitap saklayacak fazla yerimiz yok. CD koleksiyonunu dağıtalı ise 1 sene kadar oluyor. Artık tidal streaming müzik servisine aboneliğimiz var. CD almıyoruz. Televizyon zaten yıllardır yok(olduğu dönemde de izlemiyorduk). Netflix, blu ray v.s. izlemek için ev sinemamız vardı, onu da gözden çıkardık, çünkü oturup filim izleyecek zamanımız olmuyor. Ofis olarak da 120cm genişliğinde bir masamız var. Tüm eşya envanterimiz bu. Bundan dolayı çok memnunum. Haftalık temizlik 1 saatten az sürüyor.

Evimizde merdiven olmadığı için kayıp alan yok. Yeni dairemizde elektrik faturamız artacak, çünkü güneş panellerimiz yok. Öte yandan ısınma giderlerimiz düşecek, çünkü pencereler çok büyük, güneş alıyor ve ısıtmamız gereken hacim daha küçük.

Mutfak eşyalarını da abartmadık. Bir düdüklü tencere yanında 2 normal tencere, 2 tava, tabaklar çanaklar var. El mikseri, katı meyve sıkacağı, ekmek makinesi ve tartı var. Tost makinesi, frütöz veya waffle makinesi gibi aletlerimiz yok. Mutfakta günlük kullandığım eşyalar dışında eşya yok. Örnek vermek istiyorum kek saklama kabım yok, çünkü ailemiz 5 kişiden oluşuyor ve yaptığım kek kapanın elinde kalıyor. Keki saklamama gerek kalmıyor. Mutfağımız da oldukça küçük zaten.

Bisikletlerimiz elbette duruyor ve apartmanın en sevdiğim yanı giriş katında bisikletler için kilitli sığınak olması.

160 metrekare 3 katlı evden 92 metrekare apartmana taşınmak hayatımda aldığım en yerinde kararlardan birisi oldu. Hayatımızı eşyadan arındırma amacımız elbette sadece paradan kısmak değil. Eşim de ben de “Yüksek Duyarlı Kişilik”, İngilizcesi “Highly Sensitive Person” olduğumuzu öğrendik. Zaten biliyorduk da psikolijide bunun bir tanımı olduğundan haberdar değildik. Mesela eşim lokanta gibi toplu yemek yenilen ortamlara girmeyi sevmez, çünkü ortamda beş masa varsa beş masadaki konuşmaları ve ne olup bittiğini -istemeden- takip edebiliyor. Çevredeki her uyaranı aynı anda algılayıp kafasında işleyebiliyor. Bu elbette son derece yorucu birşey. Ben öyle değilim. Çok kolay odaklanabiliyorum, ancak odaklanınca çevredeki hiçbirşeyi görüp duymuyorum. Fazla karışık sesler beni rahatsız ediyor. Mesela konuşurken arka planda müzik çalması beni rahatsız ediyor. Müziğe odaklanamıyorum, ama odaklanmak istiyorum. Çalan müzik sisteminde ses sapması varsa(distortion) bunu hemen farkedip rahatsız oluyorum. Bundan dolayı da evdeki ses sistemine servet ödemek zorunda kaldım. Ya -en azından- o pahalı sistemi alacaktım, ya da hiç müzik dinlemeyecektim. Ses sistemini aldığım dükkanda bir klasik müzik parçası dinledim. Duyduğum anda dedik ki “işte bu sistemi istiyorum!”. Hayatımda gerçeğe bu kadar yakın bir müzik duymamıştım. Dükkan sahibi fiyatın 120.000eur olduğunu söyleyince elbette vazgeçtim. İşte o sistemlere o paraları veren insanlar benim gibi yüksek duyarlı insanlar. Neyse ki tutumluyum ve 120.000eur vermedim. Tutumlu olmasaydım o sistemi alırdım. Aynı şekilde estetik olmayan görüntü, uyumsuzluk, karışıklık da beni rahatsız ediyor. Bir arabaya 100.000eur vermek bana komik geliyor, ama mesela Alev Ebuzziya’nın bir çömleğine 10.000 eur vermek bence doğal, çünkü o estetiğe bakmak içimi mutlulukla dolduruyor. Evimin baş köşesine koyar ömür boyu saatlerce bakabilirim. Bizim gibi insanlar için minimalist bir ev daha dinlendirici oluyor, çünkü uyumsuzluklar ve aşırı uyaranlar bizi çok rahatsız ediyor. Evi baştan aşağıya sanatsal objelerle donatacak paramız da yok.  Öte yandan eşim benim gibi değil. Onun duyarlı olduğu şeylerle benimkiler pek örtüşmüyor. Ben onun gibi her sesi duyamıyorum, ya da duyduklarımı onun gibi işleyemiyorum. Bu tür özellikler elbette kalıtsal. Eşimin babası evin en alt katındaki oturma odasında otururken çatıdaki kumruyu duyabiliyor. Aynı kumru oraya her gün geldiği için adam (bizim duymadığımız) o sesleri sürekli duyuyor ve kumruya durmadan küfrediyor. En son kumruyu öldürmek için silah almayı kafasına koymuştu. Sonra ne oldu bilmiyorum, ama bence öldürmemiştir hayvanı.

İnsanın kendini tanıyıp hayatını ona göre düzenleyebilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. İnsanların yaklaşık %15’inin yüksek duyarlı olduğunu öğrendim. Siz de yüksek duyarlı kişilikte bir insan olup olmadığınızı anlamak için aşağıdaki testi çözebilirsiniz:

http://hsperson.com/test/highly-sensitive-test/

Sevgilerimle,