Pareto Kuralı ve Minimalizim

Önceki yazımda bahsettiğim gibi 2017 sonunda sabah 9 akşam 5 şeklindeki çalışma hayatına geri dönüş yaptım. Maalesef daha işe başladığım ilk ayda bu kararımdan pişmanlık duydum. Tam zamanlı bir işti ve 3 küçük çocukla kendime ayıracak boş zamanım hiç yoktu. Hayatım çocuklarıma iyi bir anne olmaya çalışmak ve işimi layığıyla yerine getirebilmek arasında sıkıştı kaldı. Her ikisini de iyi yürütebilmek için çok planlı ve disiplinli olmam gerekti. Okulumuzun servisi, kahvaltısı, öğle yemeği yok. Parasını vereyim de çocukları okula servis götürsün, yemekleri okulda yesinler deme seçeneğim olmadı. Çocukların her öğününü, meyvesini, suyunu bile günlük evde hazırlayıp okula teslim ettik. Akşamları çocuklar yatınca üşenmeyip yarının beslenme çantalarını hazırladım. Çocukları tam zamanında okula götürüp zamanında alabilmek için her akşam en geç 10’da uyuyup sabah da 6’da ayakta olmalıydım. Hem işimde dinlenmiş ve güleryüzlü olup hem de çocuklarımla güzel vakit geçirecek kadar enerjik olabilmeliydim. Çocukları okuldan alıp akşam eve geldiğimde onların üstlerini başlarını değiştirip, banyo yaptırıp sonra da önlerine sıcak yemek koyabilmeliydim. Türkçeyi öğrensinler diye akşamları onlarla konuşup kitap okumalıydım. Onlar uyuduktan sonra ise ortalığı toplayıp yarının üst baş ve yemek hazırlıklarına girişmeliydim. Düzeni iyi oturttum, ama günlük hayatımdaki en küçük “sapma”, mesela bir arkadaşımla ani bir kararla kahve içmeye gitmek veya Allah korusun hasta olmak  günlük ve haftalık rutinimizde zincirleme aksamalara sebep oluyordu. Her işi yapıp yetiştirebiliyordum, ama herşey pamuk ipliğine bağlıydı. Maalesef Belçika’da yardımını isteyebileceğimiz bir aile bireyi veya yakınımız da yok.  Para ve boş zaman arasında bir seçim yaptım ve boş zamanı seçtiğim için istifa ettim.

Beraber çalıştığım insanların o iş yerinde tek bulunma sebebi para kazanmaktı. İşini şevkle yapmak için her sabah koşa koşa işe gelen bir iş arkadaşım olmadı. Büyük kurumsal şirketler çok akıllıca kurumlaşır. Şöyle ki herhangi bir işin yürümesi asla tek kişinin yüksek çabasına bağlı değildir, olmamalı da. Zaten kimseden de olağanüstü bir başarı beklenmez. Beklentiler genellikle orta veya orta altı verim düzeyindedir. İşini seven ve çok çalışan bir insan da ister istemez bu “mediocracy”(türkçesi bayağılık, aleladelik, ehvenlik, basitlik) düzeninde sıkılıyor. Hep daha iyiyi hedefleyen(ingilizcesi “achiever”), her yaptığı işi mükemmelleştirmeye çalışan bir insan böyle bir düzende uzun süre verimli olamıyor. Çalışma ve başarma arzusu kalmıyor. Onun için de öteden beri büyük kurumsal şirketler, plazalar bana özgür olduğunu zanneden kölelerle dolu hapishaneler gibi gelmiştir. Kendimi hiç o ortamlara ait hissedemedim. Bazı insanlar işlerini severek yaptıklarını idda etseler de yarın o işten para kazanmayacak olsalar bir tanesi bile bir gün dahi işe gelmez. Sadece para için çalışmalarının bence iki sebebi var. Birincisi toplumsal şartlanma. İlkokula başladıkları andan itibaren insanlara iyi bir gelecek için diploma sahibi olup iş bulmaları gerektiği söyleniyor. Çalıştığım iş yeri saygın bir işi ve yüksek geliri olan insanların çalıştığı bir yer. Eğitim ve maddi imkan olarak toplumun en yüksek %15-20’lik tabakası. Sahip oldukları kariyer o insanların hayatları boyunca edindikleri en büyük kazanım. Insanların kolayca o konumlarını bırakıp gitmelerini bekleyemeyiz, çünkü öz saygılarını ve kimliklerini o statü üstüne kurmuşlar. Bırakıp gidememelerinin ikinci, belki de daha önemli sebebi ise para. O çok kazanan insanlar statülerine uygun bir semtte, statülerine uygun büyük bir evde yaşarlar, statülerine uygun pahalı bir arabaya binerler. Yüksek gelirleri ile orantılı bir şekilde yüksek kredi borçları vardır. İşlerini kaybetmekten ölesiye korkarlar. Ömür boyu rahat yaşamlarını kaybetme korkusundan dolayı sevmediği bir iş yerine gidip gelen insanlardan öğrenebileceğim hiçbirşey olmadığına karar verdim. Ben daha iyisini istiyorum. Şu sözü bilirsiniz:”ortamdaki en akıllı insan sen isen demek ki bulunduğun ortamı değiştirmen gerekiyor”. İşimden istifa etmemin ikinci sebebi de bu. Her ne kadar işe başladığımın ilk haftalarında bunu yapmayı aklımdan geçirsem de hemen istifa edemedim. Bana güvenip işi veren insanları yüzüstü bırakamadım. Onun yerine elimdeki projeleri bitirip yerime de iki yeni eleman aldırana kadar yaklaşık 6 ay çalıştım. Uzun bir süre değil, ama alt yüklenici için kısa da sayılmaz. Yıllardan beri danışmanlık şirketim var ve alt yüklenici olarak yaptığım işi hizmet olarak satıyordum (yani taşeron, ingilizcesi freelancer).

İnsanlar neden akıllıca davranmıyor da gelirleri ile orantılı bir şekilde harcamalarını da artırıyorlar diye çok düşündüm ve bu konuda epey birşey okudum. Bir sonraki yazımı bu konu üzerine yazmaya karar verdim, çünkü reklamcılar tarafından çok sömürülen insani zaaflarımızla ilgili birşey bu.

İş yerine istifamı verdiğim zaman arkadaşlarımın bana ilk sorusu şu oldu: “Yeni bir proje(yani iş) buldun mu?”, olumsuz cevap alınca hepsi “Umarım en kısa zamanda bulursun” diye dilediler. Sevgili arkadaşlarımın bu iyi niyetli tepkilerine nasıl cevap vereceğimi bilemedim. “İnşallah” anlamında yalandan kafa sallamak içime sinmezdi, çünkü yalan söyleyemem ben. Freelancer kariyerime nokta koyduğumu söylesem bu kararımı kafalarında hiçbir yere oturtamayacaklardı. Dürüst olup kariyerime nokta koyduğumu söylediğimde insanların gözlerinde şüphe ve acıma arası bir bakış okudum. Cuma günü geldi diye sevinen veya saatin akşam 5 olmasını iple çeken insanlar süresiz bir tatile çıkmama neden anlam veremiyor? Yaptıkları işten mutlu olmadıklarını elbette biliyorum, ancak kazancı o kadar yüksek ki nasıl bu hayattan çekip gidebildiğime anlam veremiyorlar. Sevgili iş arkadaşlarım o kadar çok kazanmama rağmen para biriktirmek için evde ekmek pişirmeme veya 50-100euroluk elektrik fatuarsını düşürmeye çalışmama da anlam veremiyordu. Sonuçta mesleğimi sürdürseydim(veya bazı okuyucularımın idda ettiği gibi cimri bir insan olsaydım) torunlarıma da yetecek parayı kazanırdım. Onların anlamadığı şey hayattaki en değerli kavramın para değil zaman olduğu. Beni cimrilikle itham eden insanlar da zamanın paradan değerli olduğunu pek idrak edemiyor, çünkü mesela bu blogu yazmak zamanımı alıyor. Zamanımı kendim için veya daha çok para kazanmak için kullanmak yerine herkesin okuyabildiği, belki faydalandığı bir blog yazıyorum. İnsanlara farklı bir bakış açısı göstermek, hayatlarına artı bir değer katabilmek için yapıyorum bunu. Hiçbir şeyin bedava olmadığı günümüzde topluma olan borcumu blog yazarak ödemeye çalışıyorum(facebook, instagram, google bedava değil mesela. Kişisel bilgilerinize sahip olma karşılığında size hizmet veriyorlar) Gizliliği de hayatımın her döneminde çok önemsedim. Herkesin istediği zaman gizli kalabilme seçeneği olmalı. Gizlilik kış günü sıcacık bir battaniye gibi.  Bunun için de okuyucularıma bloguma isimsiz yorum gönderme hakkı verdim. Herkes düşüncelerini kimliğini ifşa etmeden dile getirebilmeli. Maalesef zaman zaman bu hak suistimal ediliyor. İnsanlar açık kimlikleri ile yazamayacakları türde kişisel hakaretler gönderiyor bana. Kendini bilmezlik deyip geçsem de o anda neden beni okuduklarını merak ediyorum. Şu yoruma bir bakın:

……

Ayrıca orada sadece yaşamaya başlamamış, oranın insanının Doğu’ya ve Doğu toplumlarına ilişkin görüşlerine çoktan vakıf olmuştur. Hatta bırakalım vakıf olmayı “Gavurun ekmeğini yiyip başlamıştır GAVURUN KILICINI SALLAMAYA !” Üzülerek belirmeyi şart görüyorum ki ÇOKTAN ASİMİLE OLMUŞTUR.
Euroyu Türk Lirası’na çevirmek için kaçla çarpılması gerektiğini bilir; ama birkaç Euroyu içinde akrep olan o cebine sokup da 3 çocuğunun ŞEHİTLİĞİN HAVASINI TENEFÜS ETMESİNE GÖNLÜ RAZI GELMEZ! NEDENSE ?

…..

Ha sahi bütün bunlardan bahsederken SADECE birkaç tane tişörtüm olduğundan, bunların bana FAZLASIYLA YETTİĞİNDEN, metrekare olarak çok daha küçük bir eve taşındığımdan ve BUNUN DA BANA YETTİĞİNDEN, eşimin HIGHLY SENSITIVE PERSON olduğundan, nice nice ÜSTÜNLÜKLERİNDEN, Türkiye’de doğduğum halde ülkem için hiçbir şey yapmayıp oturduğum yerden HEPSİ BİRBİRİNDEN TALİHSİZ YAPICI OLMAYAN SAYISIZ ELEŞTİRİYİ YAPMAYI KENDİME HAK BİLİP ahkam kesmenin ve o gudubet topraklara bir daha ayak basmamak için SONUNDA BELÇİKA VATANDAŞLIĞINA BAŞVURMAK ZORUNDA KALMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİNDEN ve az para harcamaktan DAHA ÖNEMLİ HİÇBİR ŞEY OLMADIĞINDAN SÖZ ETMİŞ MİYDİM?

…..

“Kendisi ne kadar farkında olmasa da bir annenin YİTİK DÜŞÜNCELERİYLE kendi hayatını ve yetiştireceği 3 çocuğun da hayatını heba etmesini engellemek ve onların geleceğin yetişkini olup ŞİMDİLİK BU KADAR MATERYALİST BİR ANNENİN ELİNDEN ÇIKMAKLA BU DÜNYAYI KENDİLERİ VE BAŞKALARI İÇİN DAR ETMELERİNİ ÖNLEMEK İSTEMEMDİR.”

……

Bu yorumu gönderen nasıl bir kafadır anlayamadım. İbretlik olarak dursun diye asla da silmeyeceğim. Belli ki her yazımı nedenini anlamasam da baştan sona okumuş. Yazılarım onda ağır bir nefrete sebep olmuş. Keşke bloguma hiç uğramasaydı. Onun gibi fikir uyuşmazlıklarını doğru bir tarzda dile getirmeyi bilmeyen, gönlü kapkara, saldırgan, edepsiz, hadsiz ve pespaye insanlardan rica ediyorum blogumu lütfen okumasınlar. Aynı dili konuşuyor olabiliriz, ama aynı milletten insanlar değiliz. Yazılarımı onlar için yazmıyorum. Neyse ki bu tür yorumlar azınlıkta.

Devam edelim.

İşten ayrıldıktan sonra oturdum ve bundan sonra nasıl bir hayat yaşamak istediğimi düşündüm. Gözlerimi kapatıp yarınki, 1 ay sonraki, 1 sene sonraki beni hayalimde canlandırdım. Hayatımda değiştirmek istediğim o kadar çok şey vardı ki ilk günlerde “bu kadar çok şeyi nasıl yapacağım! Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum” diye kendimi onlarca planım içinde boğulmuş hissettim. Olumsuz bir iç diyalogla kendi kendimi yapamayacağıma bile ikna ettiğim anlar oldu. Cesaretimim kırıldığı zamanlar oldu. Öyle zamanlarda geçmişte dilediğim ve istediğim her şeyi er geç başardığımı kendime hatırlatıyorum. Hayal ettiğim hayat tarzına doğru yavaş ve küçük adımlarla ilerlemeye karar verdim.

İlk olarak geçen yaz başladığım evimi sadeleştirmeye odaklandım. Marie Kondo’nun “Derle, topla, rahatla” kitabından çok etkilendiğimi yazmıştım. Marie Kondo evimizi hemen, bir an önce ve sadece 1 defa toplamamızı söylüyor. Bu toplama işini yaparken “bugün, şu andan itibaren nasıl yaşamak istiyorum”sorusuna cevap veriyoruz aslında. Sevmediğimiz, giymediğimiz, kullanmadığımız herşeyden kurtuluyoruz. Bunu bir defa yapıyoruz ve bir daha asla yapmamıza gerek kalmıyor.

İşin gerçeği şu: ev sadeleştirme işi düşündüğümden çok daha zor bir iş. Asla basite indirgenmemesi gereken ciddi bir uğraş. Belki bu yüzden geçen yazdan beri toplama ve eşyalarımı azaltma evresini bitiremedim. Hiçbir zaman çok fazla eşyam olduğunu düşünmedim. Buna rağmen geçen yaz o kitabı okuduğumdan beri sattığım, bağışladığım veya attığım giyisi, kitap, ev eşyası, oyuncağın haddi hesabı yok. Üstelik 3 katlı evden apartman dairesine taşınmama rağmen taşındıktan sonra bile hala evdeki eşyaları ve giyisileri azaltıyorum. Her topladığımda evden yerine başka eşya gelmeyecek şekilde birşeyler gidiyor. “Ben eskiden istifçi miydim” diye kendimden şüphe etmeye bile başladım. İngilizcesi compulsive hoarding, türkçesi istifçilik olan bir ruh hastalığı var. O insanlar gerekli ve gereksiz eşyayı ayrıt edemeden hiçbirşeyi atmaz. “belki lazım olur” diye ellerine geçen her şeyi biriktirmekle başlarlar, sonra çöp toplamaya kadar gider. O çöplere baktıkça kendilerini iyi hissederler. Elbette bu çok uç bir nokta ve toplumun olağan ve ortalamasından bir sapma. Ancak toplumda olağan ve ortalama kabul edilen bir birey veya hane de sizce gereğinden çok daha fazla eşyaya, giyisiye, ev kullanım alanına sahip değil mi? Toplumdaki ortalama bir birey ihtiyaç duyduğundan daha fazla yemek yediği gibi ihtiyaç duyduğundan daha fazla eşya satın almıyor mu sizce?

Yıllar içinde ortalama bir kadın veya erkek fazla yemekten, yemeğin daha ulaşılır ve ucuz olmasından nasıl şişmanlıyorsa aynı şekilde evlerimizi gereksiz ve az kullanılan eşyalarla durmadan dolduruyoruz. Bu tüketim çılgınlığını körükleyen kocaman bir reklam endüstrisi de var. Artık reklamlar televizyon ve internet aracılığı ile doğrudan çocuklarımızı hedef alıyor. Nasıl olsa anne babaların çocuklarına hayır demesi daha zor. Her anne baba Allah korusun, çocuğuna yeterince oyuncak, giyisi, yiyecek, kitap alamamaktan korkuyor. Eksik kalmalarından korkuyor. Oysa bence gereksiz miktarda eşyaya sahip evlerde büyüyen, çok yiyip obez olan çocuklar birşeyleri eksik kalanlardan daha çok zorlanıyor hayatta. 1 yaşında çocuğu için “Yavrumun odası bile olamadı daha” diye ağlayan anne gördüm. Ben eminim ki çocuk 20 yaşına geldiğinde 1 yaşında iken sahip olduğu veya olmadığı oda ile ilgili birşey hatırlamayacak, ancak o annenin sahip olunamayan oda ile ilgili dramatik tutumu çocuğun eşyaya işlevinden daha büyük anlamlar yüklemesine sebep olacak.

Geçen gün en büyük oğlum gelecek ile ilgili planını anlatıyordu. Bir lokanta kuracakmış. Aynen şöyle dedi:”ama merak etmeyin, sizin gibi parası olmayan fakir insanlardan para almayacağım”. Çocuğumuz ciddi ciddi fakir olduğumuzu düşünüyor ve aslında bunu duyunca çocuğumuzu böyle yetiştirmeyi başardığımız için kendimizle gurur duyduk. Biz çocuğumuzun fakir kelimesinin anlamını henüz algılayamadığını biliyoruz. Burada önemli olan gerçekten de paramızın olup olmaması da değil zaten. Önemli olan paraya ve eşyalara karşı nasıl bir tutum içinde olduğumuz. Herhangi bir şeyi dükkandan eve getirmeden önce cevap vermesi gereken birkaç soru olması gerektiğini bilmeli. Umuyorum ki çocuklarımıza eşya, para ve zaman kavramları ile dengeli ve doğru bir ilişki kurmayı öğretebiliriz.

Yıllar içinde evimi nasıl oldu da bunca gereksiz eşya ile doldurduğumu defalarca sordum kendime. Mesela mutfağımda her çeşit elektrikli alet vardı, ancak bunların pek azını düzenli olarak kullanıyordum. Onları neden almıştım? Şöyle anlatayım: Onlara ihtiyacım olduğuna kendimi ikna etmiştim. Mesela dondurma makinem vardı. Evde kendi dondurmamı yapıp çocuklarıma katkı maddesi içermeyen sağlıklı dondırma yedirebileceğim fikri bir an için cazip gelmiş olmalı. Aynı şekilde yarın karpuz kesme makinesi çıksa hiçbir yeri kirletmeden çok kısa bir sürede tam istediğim gibi dilimlenmiş karpuz kesebileceğim diye ikna olabilirdim. Şimdi düşünüyorum da dondurma makinesi de karpuz kesme makinesi gibi saçma bir icat. Peki bu kandırılmanın önüne nasıl geçebilirdim? Bunun cevabını çok düşündüm ve büyük kurumsal şirketlerden öğrendiğim bir yöntemi uygulamaya karar verdim: 80-20 yöntemi, yani Pareto prensibi.

Pareto Prensibi nedir?

Pareto prensibi şöyle buyurur: olayların %80’ine sebeplerin %20’si yol açar. Bunu paraya ve zamana uyarlayalım:

  • zamanımızın %20’sini harcadığımız uğraşlar faydanın %80’ini sağlar.
  • yatırımın %20’si karın %80’ine yol açar.
  • toplumun %20’si varlıkların %80’ine sahiptir….

bu liste uzar gider. Şimdi Pareto’yu ev hayatımıza uygulayalım:

  • Evde eşyaların %20’si faydanın %80’ini sağlar.

Şirketler verimi artırmak için çok sık ve hemen hemen her alanda Pareto prensibinden faydalanır. Ev eşyalarımın hangisini elimde tutup hangisinden kurtulacağımı düşünürken de bu 80-20 kuralını hep aklımda tuttum. Yılda 1 defa veya daha az kullanıp bir kenarda tuttuğum her şeyden kurtulmakla başladım. Hemen Örnek vereyim:

  • Yağmurlu bir ülkede yaşamama rağmen neredeyse hiç şemsiye kullanmadığımın farkına vardım. Sadece yağmurluk giyiyorum. Senede 1-2 defa yağmurlu bir günde es kaza elimin altında bir şemsiye olursa elbette kullanıyorum, ama onu da çoğu zaman bir yerlerde  unutuyorum. Yağmurluk bana yetiyor. Ben de yılda 1-2 defa kullanılan şemsiyeden kurtuldum.
  • Pareto prensibini dondurma makinesine nasıl uyguladım?: Dondurma makinesi ile yılda 1-2 defa dondurma yapmama rağmen aslında yokluğunun hissedilmeyeceğini farketmem uzun sürmedi. Dükkanlarda katkı maddesi içermeyen dondurmalar da satılıyor. Kaldı ki çok sık dondurma da almıyoruz.
  • Ekmek yapma makinesi: Yeni evimize yakın organik, ekşi mayalı, katkı maddesi içermeyen ekmek yapan tam 3 fırın var. Hayat tarzımızın değişmesinden dolayı(ekmek fırını eve yakın olduğu için daha sık fırına gitmeye başladık) ekmek makinesinin kullanımı seyrekleşti. Artık eskisi gibi faydalı olmamaya başladı. Çocuklarım ve eşim de fırın ekmeğini daha çok sevdikleri için oy birliği ile ekmek makinesini ikinci el eşya satan dükkana bağışlama kararı aldık.
  • Evde kişi sayısından çok kulplu bardağımız olduğunu fark ettik. Misafir gelirse diye tutuyorduk. Sıcak içecek için 5 adet kulplu kupa ve 5 su bardağı dışındaki tüm çay, kahve ve diğer kulplu bardakları ve takımları bağışladık veya attık. Bu değişiklikten dolayı son 4 aydır bir eksiklik hissetmedik.
  • Eskiden ev sinemamız vardı. Çok mu sinema izliyorduk? Belki haftada 1 defa, belki de daha az. Sinema sistemini satıp ayda bir yine evimize yürüme mesafesindeki sinemaya gitmeye başladık. Ucuz olsun diye %50 indirimli Pazar sabahı seansını tercih ediyoruz.

Pareto prensibini ev hayatıma uygulayarak “lazım olur belki” diye boş yere evde tuttuğum herşeye yol verdim. “Bir gün kullanır mıyım acaba?” sorusunun yanlış bir soru olduğunu fark ettim, çünkü bu sorunun cevabı genellikle “evet”. “Bu eşyanın bana ileride faydası olur mu?” sorusunu değil de “Bu eşyanın şu anda hayatıma faydası büyük mü?” sorusunu sormaya başladım. Böylece ileride kimse bana karpuz kesme makinesi satamayacak, çünkü karpuzun mevsimi 3 ay. 3 ay boyunca haftada 3 defa karpuz yesem yılda kabaca 36 defa yapar. Yılda 365 günden kabaca senenin %10’una tekabul ediyor. Pareto kuralına göre karpuz kesme makinesi mutfağımda yerini kazanmıyor. Eğer “Karpuz kesme makinesini kullanır mıyım” diye sorsaydım cevabım büyük ihtimal “evet” olurdu ve zayıf bir anımda karpuz kesme makinesi satin almak gibi bir hataya düşebilirdim. Aynı şeyi dondurma makinesi için de söyleyebiliriz.

Evi sadeleştirmek çok emek isteyen bir uğraş, çünkü hepimiz tüketim toplumunda yetiştik. Evi sadeleştirmek ve minimalizim aslında basit bir iş gibi algılansa da sağlam bir bir toplumsal sorgulama becerisi ve öz eleştiri yapabilmeyi gerektiriyor. Evi toplama ve sadeleştirme uğraşı Marie Kondo’nun dediği gibi bir festival gibi özel ve güzel bir olay. Kendinizle yüzleşip hayatınızı sorguluyorsunuz. Gereksiz eşyalardan kurtulunca hayattaki güzel şeylere yer açılıyor. Okuyucularımdan herkese örnek olabilmesi ve cesaret verebilmesi için hangi eşyalardan kurtulduklarına dair örnekler bekliyorum.

Sevgilerimle,