İnternet Aklımıza Ne Yapıyor

Yaz sıcaklarının üstümüze çöktüğü bu günlerde içimden ciddi yazılar yazmak gelmiyor. Tatilde okuduğum bir kitabı ve kitap ile ilgili düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Yazarı Nicholas Carr ve kitabın adı “What The Internet Is Doing To Our Brains: The Shallows”(İnternet Beyinlerimize Ne Yapıyor: Yüzeysel İnsanlar)

Kitapta farklı medya ortamlarının icadı ile algılama ve düşünme yetilerimizin nasıl değiştiği anlatılıyor. Yazı, kağıt, pusula, saat, matbaa, radyo, televizyon ve en son da İnternetin hayatımıza girmesi ile düşünme ve algılamamızın nasıl değiştiği nöroplastisite araştırmaları ile de desteklenerek açıklanıyor. Yazının icadı ile belleğimizin zayıfladığı, saatin icadı ile biyolojik saatimizin köreldiği, pusulanın icadı ile yön bulma becerimizin zayıfladığı açıklanıyor. İnsan beyni kullandığı her aleti vücudun bir uzvu gibi algılama yetisine sahip. Eli ustura tutan bir berberin hızlı hareketlerine rağmen ustura ile asla bir tarafınızı kesmediğini hatırlayın. Beynimiz kullandığımız her aleti kendi uzantısı gibi algılayıp o aletin yaptığı işi yapmayı bırakıyor. Kısaca her yeni alet beynimizi biraz da köreltiyor.

İki çeşit belleğimiz var. Birisi uzun süreli bellek diğeri de kısa süreli bellek. Uzun süreli bellek algıladıklarımızı ve öğrendiklerimizi günler, haftalar, aylar, yıllar hatta ömür boyu tutan bellektir. Kısa süreli bellek ise o anda algıladığımız bilinçli ve bilinçsiz tüm uyaranları en fazla birkaç saniyeliğine tutar. Kısa süreli belleğin çalışma belleği denilen bir kısmı var. Çalışma belleği bilincimizdir. Uyurken, bayıldığımızda veya koma halinde iken çalışma belleğimiz, yani bilincimiz kapalıdır. Bilinç aynı anda 4 veya 5 unsuru barındırıp işleyebilir.

Öğrenme süreci ise tam olarak şu şekilde işler: kısa süreli bellek algıladığı verilerin bir kısmını çalışma belleğine aktarır. Çalışma belleği de bu verileri işleyip uzun süreli belleğe aktarır. Yukarıda çalışma belleğinin aynı anda en fazla 4-5 öğeyi(unsuru) işleyebildiğini söylemiştim. Bu unsurlardan bazıları o anda algılanan şeyler, bazıları ise uzun süreli bellekten çıkarılıp tekrar işlenen unsurlardır. Çalışma belleği bazen, daha doğrusu yeterince vakit bulursa, işlediği şeyleri uzun süreli belleğe aktarabiliyor. Yani dünyadaki uyaranların bilgiye dönüşmesi için iğne deliği gibi küçük olan bilincimizden geçmesi gerekiyor. Buna öğrenme süreci diyoruz.

Ahmet Bey ve Ayşe Hanım ilk defa İstanbul’a gittiklerinde İstiklal caddesine gezmeye çıksınlar. O anda beyinleri yüzlerce uyarana maruz kalır. Dükkanların vitrinleri, gelen geçen insanların yüz ifadeleri, çeşitli sesler, yaklaşan tramvayın görüntüsü ve sesi, yakından geçen birinin parfüm kokusu, lokantalardan yayılan kokular… kısa süreli hafızamız hepsini birkaç saniyeliğine(veya saliseliğine) algılar, ancak hepsini çalışma belleğimize, yani bilincimize aktarmaz. Bilincimiz o anda 4 belki de 5 uyaranı bilinçli olarak düşünür. Geri kalan uyaranlar bilince iletilmeden filtrelenir, yani es geçilir ve unutulur. Neden? Çünkü o kadar çok farklı görüntü, ses, koku var ki hepsini aynı anda düşünmemiz mümkün değil. Hatırlayın, çalışma belleğimiz 4-5 öğe ile sınırlı. Duyduğumuz onlarca farklı sesi ve görüntüyü aynı anda düşünemiyoruz. O yüzden kısa süreli hafıza bazı uyaranları filtreleyip sadece “önemli” bulduğu uyaranları bilincimize, yani çalışma belleğimize gönderiyor. Bilincimize iletilen uyaranlar ne olabilir? Tehlike işaretleri, mesela en yüksek ses(işte bu yüzden pazarda çığırtkanlar en yüksek sesle bağırmak için yarışır), bir değişim(yanıp sönen ışıklar) veya o an çok güzel bir kadın geçiyorsa Ahmet Bey’in beyni geri kalan her şeyi filtreleyip sadece o kadına odaklanabilir. Ayşe Hanım da bunu görüp geri kalan tüm uyaranarı filtreleyip sadece Ahmet Bey’e odaklanabilir.

Şimdi gelelim uzun süreli belleğe. Uzun süreli bellek tüm öğrendiklerimizi, hayatta bildiğimiz her şeyi saklayan bellektir. Annemizin yüzü, adımız, kahvenin kokusu, şekerin tadı, tarih dersinde öğrendiğimiz Malazgirt muharebesinin yılı, toplama-çıkarma, türev-integral, olasılık hesapları… aklınıza gelebilecek her şey, ama her şey uzun süreli bellekte saklanır.

Öğrenme sürecini tekrar hatırlayalım: uyaran kısa süreli bellekten çalışma belleğine gelir, çalışma belleğinde uyaran uzun süreli bellekte yer alan bilgilerimizle veya şablonlarla karşılaştırılır, belki soyut bir hale getirilir ve belki de yeni bir şablon oluşturulup uzun süreli bellekte muhafaza edilir. Elbette bu bir süreçtir. Yeni bir şey öğrenmek için zamana ihtiyacımız var. Sadece zamana da değil, korku ve stres öğrenmeyi engeller. Kısa süreli belleğin çok fazla sayıda uyarana maruz kalması da öğrenmeyi engeller. Daha doğrusu uzun süre boyunca çok sayıda uyarana maruz kalan kısa süreli bellek stres hormonu salgılamasına sebep olur. Uzun süre televizyon reklamları izlemek, kalabalık bir ortamda uzun süre bulunmak, yanıp sönen ışıklar, alışveriş merkezlerinde bulunmak stres ve yorgunluğa sebep olur. Bunun sebebi bu tür ortamların kısa süreli belleği uyaran yağmuruna tutmasıdır. Böyle bir ortamda derin düşünme, dolayısıyla öğrenme tetiklenemiyor.  Öğrenciler işte bu yüzden ders çalışırken sessizliğe ve sakin bir ortama ihtiyaç duyarlar. Bir kitap okuduğunuzu düşünün. Bazen o kitaba kendinizi o kadar kaptırırsınız ki sanki kitapla bir bütün olursunuz. Çevrede olan bitenle ilişiğiniz kesilir. İşte o an öğrenirsiniz.

Öğrenmek zor bir süreçtir. Uzun süreli hafızamızı bir küvete benzetelim. Bilgi de su olsun. Biz bu küvete su doldurmaya çalışıyoruz, yani öğrenmeye çalışıyoruz. Çalışma belleğimiz de işte bu suyu küvete dolduran kaptır, yani çalışma belleği veya bilinç yüksük kadar küçük bir kaptır. Çalışma hafızamız küçük olduğu için kabın boyutu da küçük. Yani biz küvete(uzun süreli belleğimiz) yüksükle(çalışma belleğimiz) su doldurmaya(yani öğrenmeye) çalışıyoruz.

Şimdi geriye bakıp son bir senede İnternette okuduğunuz haberleri düşünün. Kaç tanesini hatırlıyorsunuz? Binlerce haber arasında benim hatırladıklarım bir elimin parmakları kadar bile değil. Aslında bu bir tesadüf de değil. İnternet öğrenme sürecinin olmazsa olmazı odaklanarak derin düşünmeyi teşvik etmez, onun yerine dikkatinizi tam olarak çekip sonra da farklı farklı uyaranlar göndererek kısa süreli belleği sinyal işleyen bir devreye indirger. Bilinçli düşünmeyi, odaklanmayı ve öğrenmeyi imkansız kılar. Yolda yürürken akıllı telefonuna baktığı için herkese çarpan, çevre ile ilişiğini tamamen kesmiş insanları düşünün. Onların çok derin düşüncelere dalmış insanlar olmadıklarını biliyoruz. Ya facebook’ta kim ne yazmış ya da gazetede ne haber çıkmış ona bakıyorlardır. Telefona verdikleri dikkat okuyarak bir şey öğrendikleri ilginç bir kitaba verdikleri dikkatten farklı. Neden? Çünkü telefonda iken dikkatleri uzun süre tek bir şeye odaklı kalmıyor. Dikkat facebook, instagram, İnternette gezinmek, mail yazmak, çeşitli bağlantılara tıklamak, resimlere bakmak arasında bölünüyor. Her girdikleri sayfada resimler, reklamlar, videolar oluyor. Dikkatleri aynı şeye 5 saniye odaklı kalıyor. Yeni bir şey öğrenmiyorlar. Her gün saatler boyu İnternette olan insanların beyni de nörolojik olarak değişiyor. Dikkatlerini uzun süreliğine tek bir şeye verme güçlüğü yaşıyorlar. Eskiden kitap okumayı çok sevip artık okuyamayan insanlar işte bunlar. Aynı şekilde dikiş dikmek gibi dikkat isteyen işlerde de zorlanırlar. Dinlenmek veya yaygın olarak söylendiği gibi beyni boşaltmak için için boş boş televizyona bakarlar. Aslında İnternetin etkisi de tam olarak boş boş televizyona bakmak gibidir. Bilinçli birşey düşünmeden saatlerce bakılır. İnternetten sığ birtakım veriler edinmek mümkün, ancak sistematik öğrenme ve şablonlar oluşturmak mümkün değil. Nedeni ise çok fazla uyaranın bulunması ve bunun derin düşünceyi engellemesi. Geçenlerde İnternette olasılık teorisi ile ilgili güzel bir kitap buldum. Maalesef odaklanıp okuyabilmem mümkün olmadı. Biraz okuyunca hemen “wikipedia’da şu matematikçinin hayatına bakayım” veya “şu formülün uygulaması ne olabilir google’a sorayım” derken dikkatim kolayca dağıldı. En son çareyi kitabı yazıcıda kağıda bastırmakta buldum. Kitapla baş başa kalınca uzun süreli odaklanıp okuma ve olasılık teorisi üstünde düşünme ve öğrenme imkanı bulabildim.

Kısaca İnternet tüm dikkatinizi çekebilme, ancak çektikten sonra da farklı uyaranlar arasında dağıtabilme özelliğine sahip bir iletişim ortamı. Öğrenme ise uzun süreliğine tek bir konuya odaklanma gerektirdiği için İnternet derinlemesine öğrenmeyi ve düşünmeyi geliştirmez.

Eğitim alanında bilgisayar ve tablet kullanımı ilk başlarda(daha 80’li yıllarda) büyük heyecan uyandırmıştı, ancak tablet ve bilgisayar kullanımına geçen eğitim kurumları bundan hızla geri dönüş yaptı(90’lı yıllar ve 2000’lerin başında). Bütün araştırmalardan tablet veya bilgisayar kullanımının öğrenmeyi engellediği sonucu çıktı. Aynı şekilde toplantı veya şirket eğitimi sırasında bilgisayar kullanan çalışanların kullanmayanlara kıyasla anlatılan konuyu sadece yarı yarıya anladıkları tespit edildi.

Evimde televizyon ve tablet bilgisayar yok. Çocuklarımın bilgisayar ve telefona erişimi de yok. Play Station gibi teknolojik oyuncaklar da almıyoruz. Teknolojik aletlerin hem çocuklar hem yetişkinlerde dikkat eksikliğine sebep olduğunu bildiğim için çocuklarımı İnternetten hep uzak tuttum. Kitabı okuyunca bir daha ikna oldum ki çocuklarımı çok doğru bir şekilde yetiştiriyorum. Zaten okul sonuçları da bunu gösteriyor. İlkokul 1’e giden büyük oğlumun okuma ve anlama seviyesi ilkokul 4.sınıf ortası olarak belirlendi. Günün büyük bir kısmını ansiklopedi okumakla geçiriyor. Dinozor ansiklopedileri ile başlamıştı ve tüm dinozor isimlerini, yaşadıkları çağı(Jura mı, Kretase mı…), ne yediklerini öğrendi. Okumadığı zamanlarda öğrendiği dinozorların resimlerini çiziyordu. Neyse ki ilgisi farklı konulara da kaydı. Artık uzay, bilim ve tarihle de ilgileniyor. Aynı şekilde 5 yaşındaki kızım çizgi romanlara bakmayı seviyor. Veli toplantısında öğretmenler çocuklarımın yaşıtlarına göre çok zeki olduklarını söylediklerinde onlara bunun sebebinin televizyon izlememeleri ve İnterneti bilmemeleri olduğunu söyledim. Çocuklarım çok uzun süreliğine tek bir şeye odaklanabiliyor.

Aynı şekilde Para Bey ve ben artık İnternette haber sitelerine girmiyoruz. Tatilim boyunca e-postalarıma 1 defa baktım. Blog yazmak dışında da İnterneti hemen hemen hiç kullanmıyorum. Çocuklarımın kullanımını engelleyip kendim kullanarak kötü örnek olmak istemiyorum. Evde iken telefonum kapalı. Dışarı çıkarken de telefonumu çoğu zaman yanıma almıyorum. Emekli bir insan olduğum için beni arayan zaten pek olmuyor. Olsa da o an cevap vermem gereken acil bir arama geldiği hiç olmuyor. Akıllı telefonun da akıllı özelliklerini kullanmıyorum. Telefonu sadece aramak ve mesaj için kullanıyorum.

Minimalist yani sadeci bir evimizin olması da çocuklarımın öğrenme kapasitesini geliştirdiğini düşünüyorum. Ses çıkaran, çok renkli ve dikkat dağıtacak herhangi bir şey yok evimizde. Mutfak tezgahının üstünde sadece su ısıtıcısı, yatak odasında sadece yatak, giyisi çekmecelerinde en fazla 5 kat giyisi(çekmeceyi açınca hepsi görünüyor). Bu kadar basit bir evde kendimizi dingin hissettiğimiz için aklımız sadece gerçekten önemli olan şeyleri düşünmeye odaklanabiliyor.

İleriki aşamada evimi daha da sadeleştirmeyi düşünüyorum. Japon danshari yöntemi ile evimi kitaplardan arındırmak, az kullandığım, yokluğuna kolayca alışacağım her şeyi evimden çıkarmak istiyorum. Mesela evimde cam şişe açacağı var. Cam şişede içecek almadığımız için ona ihtiyacım olmadığını anladım. Kahve makinem vardı, ancak kahve alışkanlığımdan vazgeçtim. Suyu ocakta bir kapta da kaynatabilirim, dolayısıyla su ısıtıcısını da evden çıkarmayı düşünüyorum.

Arkadaşlarından biraz farklı yaşamanın çocuklarımız için tek zorluğu var, o da okul arkadaşlarından duydukları bazı şeyleri çok iyi anlamamaları. Çocuklarımızın okul arkadaşları günde belki de 2 saat televizyon izleyip muhtemelen IPad veya anne babalarının akıllı telefonuna erişimi olan çocuklar. Bizimkiler böyle bir dünya bilmiyor. Oğlum bir gün “Biz neden hiç fotoğraf çekip facebook’a yüklemiyoruz?” diye sormuştu. Bizim facebook hesabımız yok. Facebook’u hiç görmemiş bir çocuk neden arkadaşlarının aileleri gibi olmadığımızı bu şekilde soruyor aslında. Umarım bir gün kendisine vereceğim en büyük hediyenin gizlilik olduğunu anlayabilir. 18 yaşına bastığında yaşıtlarının belki de sonradan utanacakları bebeklik ve çocukluk fotoğrafları internette dolaşırken ona ait İnternette tek bir kare fotoğraf olmayacak. Bunun kıymetini ileride anlayabileceğini düşünüyorum.

Sevgilerimle,