Sadeci Bir Ev Örneği

Loveandsmile adlı okuyucumun da yardımıyla minimalizim kelimesinin türkçesini öğrendim ve çok mutluyum: sadecilik. Ne kadar akla yakın değil mi!  Minimalist de “sadeci” oluyor. Muhteşem türkçemiz bu işte! Matematik gibi bir dilimiz var ve sonsuz sayıda yeni kelime türetip her yeni kavram için akla yakın bir kelime bulabiliyoruz. İngilizce gibi gubidik bir dil değil. İngilizce ile kelime türetemezsiniz. Adamlar da ne yapıyor, ya latinceden, yunancadan bir kök ya da ek alıyor ya da habire kısaltma kullanıyor. Kurumsal şirketlerde çalışanlar bilir: ATM(automatic transfer machine), PO(purchase order), COO, CIO kısaltmalar havada uçuşuyor. Bırakın şirket dışı birinin, yan bölümde çalışan birisi bile bu kısaltmaları anlamıyor. Korkunç bir iletişim kargaşası yaşanıyor. İngilizcenin gubidik bir dil olduğunu, çocuklarınıza İngilizce değil de önce ve sadece doğru düzgün Türkçe öğretmeniz gerektiğini yazdıkça bana yüzlerce tepki ve nefret e-postası geldi:”Oradan ahkam kesme” veya “Türkiye’deki okulların durumunu araştırsaydınız çocuklarımıza neden İngilizce eğitim almasını istediğimizi öğrenirdiniz” diye yazıyor çoğu. Dil bir düşünme aracı. Dilin matematiğini çözen düşünme kabiliyeti kazanır. Çözemeyenin de akademik hayatı biter. Daha da kötüsü kendini ifade edemez. Türkiye’de kadınlar neden çok dedikodu yapıyor(sözel şiddet) veya erkekler neden fiziksel şiddete bu kadar sık başvuruyor hiç düşündünüz mü? En büyük sebebi kendi duygularını anlamamaları ve duygularını sözleri ile dile getirememeleri. İnsan gibi konuşamayınca hayvan gibi iletişmek zorunda kalıyorlar. Hayvan gibi değil insan gibi iletişsinler diye lütfen çocuğunuza güzel TÜRKÇE öğretin. “aman da ingilizce” diye tutturup çocuğunuzun hayatını söndürmeyin. “Otur”,”kalk”,”Ali topu tut” gibi basit cümlelerden bahsetmiyorum. İnsan karmaşık bir varlık. Aktif kelime hazinesi 3000-5000 kelime olmalı. Soyut kavramlarla düşünebilmeli. Bilemezse ve düşünemesze ne olur biliyor musunuz? Trafikte anlaşamayınca dövüşen, bunu babayiğitlik sanan birine dönüşür. O insana toplum kurallarına uymanın kendine, çevresine ve ülkesine saygı ile alakalı olduğunu anlatamazsınız. Neden? Dediğim şeyler soyut kavramlar olduğu için anlayamaz bunları. Duyar, ama anlamaz. Duyduğu şeyi anlasın, saygıdeğer bir insan olabilsin diye önce ve sadece kendi dilini öğretin. “E benim çocuğum türkçeyi zaten biliyor”. Hayır efendim senin çocuğun Türkçeyi bilmiyor. Dilin tüm kavramları ve matematiği ile çocuğun kafasında gelişmesinden bahsediyorum. Tarkan Bey bana yazdığı bir yorumda yazılarımı üzülerek okuduğumu anlatmış ve bir cümlesi çok ilginç:

Sn parahanım
Son zamanlarda kendi içinizde çelişen yazılarınızı üzülerek okuyorum. bundan bir önceki yazınızda maalesef geçen yıl yazdıklarınızla çelişiyordu. burada insanlara sıklıkla insanlara ücretli olarak bir iş yerinde çalışmanın modern kölelik olduğunu ve size hiç uymadığından dem verip uzun bir süre blogta birşey yazmadığınız dönemde ise meğer böyle bir işe girmeniz örneğinde olduğu gibi.
Şimdi bu yazınızda da Belçika gibi Avrupa’nın oldukça gelişmiş bir ülkesinde ister istemez zaten 3 dili öğrenebilecek insanların arasında yaşarken yüzünü maalesef doğuya dönmüş ve her açıdan kalitesizleşen Türkiye’deki eğitim sistemini eleştirmek acımasızca geliyor bana.
Eğer biraz ülkeye yakın durup araştırsaydınız bu yazıyı yazmazdınız. Ülke gerçeklerinden gerçekten haberiniz yok maalesef. Türkiye’de İngilizce dersi hariç özel okullar dahil (kendi çocuğum ilk okuldan beri özel koleje gidiyor oradan da iyi biliyorum) hiçbir şekilde ingilizce eğitim verilmiyor. Çünkü yasak. Milli Eğitim yasakladı. bana kalsa verilse keşke verilmiyor. Türkiye’de insanlar neden çocuklarını bir yığın para verip kolejlerde okutmaya çalışıyor bu konuyu biraz araştırmanızı tavsiye ederim. araştırırken de zaten biraz olsun Türkiye gerçeklerini benim gibi üzülerek öğreneceksiniz
Syg.

Yorumun her bir cümlesi yanlış bilgiler, ön yargılar, anlatım hataları ile dolu da ben en çok siyahla işaretlediğim cümleye takıldım. Tarkan Bey zannediyor ki Belçika’da eğitim çok iyi ve demiş ki her çocuk ister istemez ZATEN 3 dil öğreniyor. İnsan birşey söylemeden önce “acaba doğru mu biliyorum?” diye biraz araştırır. Çünkü araştırsa, ufacık bir google aratması ile OECD istatistikleri ile karşılaşırdı. Belçika’da eğitim iyi, ama kime iyi biliyor musunuz? Ana dili hollandaca veya fransızca olan YERLİ çocuklara iyi. Türk çocukları, faslılar veya başka ülkeden gelip ANADİLİ farklı olan çocuklar yapamıyor burada. Ne anadillerini doğru düzgün öğrenebiliyorlar, ne hollandacayı, ne fransızcayı ne de ingilizceyi.  Yerli çocuklarla göçmenler arasında PISA testlerinde korkunç bir seviye farkı var. Öyle ki göçmen çocukların PISA sonuçları Nijerya ile aynı. Avrupa’da yaşayan bazı türkler çocuklarını yatılı Türkiye’de okutuyor sadece bunun için.

Anadilini bilmeyen bırakın başka dil öğrenmeyi, insan olarak kendini bile gerçekleştiremiyor. Bunu sadece ben söylemiyorum dilbilimciler ve pedagoglar tarafından bilinen bir gerçek bu. Tarkan Bey tutmuş bana Türkiye gerçeğini araştırsaydın da neden İngilizce istediğimzi öğrenseydin diye cevap yazıyor. Açık seçik Türkçe yazdığımı düşünmüştüm, ama yeterince açık olmamış demdek ki. Şöyle söylemeyi deneyeceğim: çocuğunuz Türkiye’de yaşayıp Türkçeyi adam gibi öğrenemezse ondan bir nane olmaz, olamaz. Dil eşittir düşünme kabiliyeti, dile hakim değilse düşünemez bu hesap bu kadar basit. Türkiye’nin gerçeği merçeği önemli değil burada. Lütfen bu konuda artık bana saçma sapan mailler yazacağınıza oturup iki sayfa pedagoji ve linguistik literatürü okuyun. Bana da okuyucunun akıllısı lazım.

Şimdi tekrar sadeciliğe dönelim.

Zamanın paradan ve sahip olduğumuz eşyalardan daha değerli olduğunu biliyoruz. Biliyoruz, ama zaman konusunda cimri, para konusunda ise eli açık davranıyoruz. Savurganlık yapıp büyük evler, 5 kapılı dolaplar alıyoruz sonra da onları eşya ve giyisi ile dolduruyoruz. O evleri temizlemeye ve düzenlemeye zamanımız olmadığı için(para için haftada en az 40 saat çalışmaktan dolayı) yine para ile temizlikçi tutuyoruz. Nasıl bir kısır döngü ama!

Eskiden ben de 3 çocuklu ve meşgul bir kadın olarak zamanımın önemli bir kısmını çamaşır, yemek, temizlikle geçiriyordum.  Ev işlerine ayırdığım zamanı azaltmak için evimi Marie Kondo yöntemiyle sadeleştirdiğimi biliyorsunuz. Sonuçtan memnunum. Görsel olarak yormayan bir evim var ve yemek yapma dışındaki ev işlerine ayırdığım zaman haftada 1 saati geçmiyor. Eskiden bahçeli büyük bir evde yaşarken günde 2-3 saatimi temizliğe ve ev toplamaya ayırmam gerekiyordu. Elbette o kadar çok zamanım yoktu.  Yıllar önce ben de evimde temizlikçi çalıştırıyordum, ancak bilen bilir, eve yabancı birinin gelip gitmesi ayrı bir stres kaynağı.

Bu yazımda size evimi nasıl sadeleştirdiğimle ilgili görsel örnekler vereceğim. Unutmayın ki bu bir dekorasyon blogu değil, onun için resimlere işlev açısından bakmanız gerekiyor. Aynı şekilde evinizi sadeleştirmek istiyorsanız her eşyanıza karşı sorgulayıcı olmalısınız. “Bu eşyayı ne kadar kullanıyorum?”(her gün, haftada bir, ayda bir, yılda bir, hiç …) ve “Bu eşya bana mutluluk veriyor mu?”.  Kullanmadığınız eşyaya yol vereceksiniz. “Ama bu koltuk dedemden yadigar!” veya “eniştemin amcasının oğlundan hatıra bu!” diyenleri duyar gibiyim. O zaman eşyaları tutmak yerine birer fotoğraflarını çekin. Dedenizi veya eniştenizin amcasının oğlunu her hatırlamak istediğinizde o eşyanın fotoğrafına bakabilirsiniz. Bir okuyucum çocuklarımın küçülen kıyafetlerine nasıl kıyıp da atabildiğimi sormuştu. Cevabı basit aslında: Hatıra benim aklımda kalıyor. Çok değerli şeylerin kendisini değil fotoğraflarını saklıyorum(sadece çocuklarımın fotoğraflarını saklıyorum aslında). Annem benden kalan küçük kıyafetleri, bebeklik battaniyelerimi saklamış mesela. Onları ben de çocuklarıma giyidirdim. Ancak ileride çocuklarıma atamayacakları bir hatıra yükü olarak kalmasınlar diye küçüldüklerinde ikinci el dükkanına bağışladım. Annem sağ olsun benim bebeklik kıyafetlerimi onca yıl saklamış. Peki annem o kıyafetleri yılda bir çıkarıp “bak ne cici şeyler. Kızım senindi bunlar” diye bakıp bakıp benim bebekliğimi mi yad ediyordu? Elbette hayır. O kıyafetler kadıncağıza yük oldu. Her taşındığı yere beraberinde götürdü ve 30 sene dolap bekledi o kıyafetler. Yazık kadına.

Para Bey benimle aynı eve taşınmadan önce anne ve babasıyla yaşıyordu. O evde doğmuştu ve hayatı boyunca hep o evde yaşamıştı. Biz beraber yaşamaya başladıktan sonra anne ve babası ilk ziyaretlerinden birinde bize bir oda dolusu kutu ve ıvır zıvır eşya getirdiler. Para Bey’in hatıra kutularıymış. İçinde Para Bey’in anaokulundan beri yaptığı resimler ve defterler vardı. Ayrıca bir sürü de fotoğraf albümü geldi. Gelen herşeyi çok net hatırlamıyorum. Bana ait şeyler olmadıkları için çok da ilgilenmemiştim. Allahtan Para Bey en değerli şeyleri tek bir kutuya koydu ve fotoğraflar hariç geri kalan herşeyi attı. Kayınvalidemin de Para Bey’in eski karaladığı resimleri çıkarıp zaman zaman bakmış olduğunu düşünmüyorum. Kocaman tozlu tavan arasında onlarca yıl beklemişlerdi. Para Bey sadece çocukluğundan kalan pelüş oyuncaklarını atarken zorlandı. Birçoğu hala duruyor ve bizim çocuklar oynuyor şu anda. Para Bey’in atmadığı, en değerli şeyleri topladığı o son hatıra kutusuna ne oldu dersiniz? Aradan 8 sene geçti ve bu süre içinde o kutu 1 defa bile açılmadı. Para Bey de en son taşınmamızda o kutuyu da kağıt çöpleri ile beraber attı. 8 senenin sonunda sanırım o da bana benzedi ve hatıraların kendisine yük gibi yapışıp kalmasına izin vermez oldu. Sadece pelüş oyuncakları atabileceğimizi sanmıyorum. Onları torunlarımız için saklamak niyetindeyim.

İşte bu yüzden hatıra veya aile yadigarı diye kullanılmayan, ama duygusal anlamı olan eşyaları atmanızı öneriyorum.  Hatıralar o eşyada değil her yere beraber götürebildiğiniz kafanızın içinde bence. Benim hatıra saklama alışkanlığım hiç yok ve siz benim gibi olmayabilirsiniz. En azından sakladığınız şeyler kullandığınız veya gözünüzün önünde olan şeyler olsun. Dolap bekleyenlerden kurtulmaya bakın derim.

Sahip olduğumuz her eşyayı ayrıntılı bir şekilde ne kadar kullandığımı, sevip sevmediğimi inceledikten sonra evim aşağıdaki gibi bir hal aldı.

İlk gördüğünüz resim yemek masamız. Burası aynı zamanda çocukların oynama masası, zaman zaman da bizim çalışma masamız. Bu masanın çevresinde uzun saatler geçiriyoruz. Kağıt kesme, boyama, resim yapma, büyük oğlum için ev ödevi yapma aklınıza gelebilecek herşey bu masada yapılıyor.

İkinci resim mutfağımız. Özel günler hariç dışarıda yemiyoruz ve hazır yemek almıyoruz. Dolayısıyla mutfakta çok zaman geçiriyorum. Dolap kapaklarının arkasında küçük bir buzdolabı, derin dondurucu, fırın ve bulaşık makinesi var. Küçük elektrikli alet olarak ise sadece karıştırıcı, su ısıtıcı ve kahve makinesi kullanıyorum. Bir okuyucum “çocuk olan evde tost makinesi olmaz mı!” diye şaşırmış. Bizim ülkemizde, yani Belçika’da ekmek kıstırması yemeği pek meşhur değil. Beslenme alışkanlıklarımız farklı. Geçen gün Simit Sarayı’na gitmiştik ve orada çocuklar ekmek kıstırması yani tost gördüler. Çok da beğenmediler açıkçası.

Gördüğünüz tezgahın lavaboya kadar olan kısmının altında bulaşık makinesi ve kapaklı dolap var. Lavabodan sonra ise dolap yok.  Orada kapaklı çöp kutusu duruyor. Solda gördüğünüz kapının arkasında  küçük bir çamaşır odası var. O odayı da aşağıda göstereceğim.

Sonraki resim oturma odamız. Burası mutfakla aynı alanda. Müzik seti, kitaplar, çizim ve boya malzemeleri, oyunlar karşıda gördüğünüz dolap ve raflarda. Evde televizyon, tablet, cep telefonu kullanmıyoruz. Ben blogumu yazmak ve başka çalışmalarım için dizüstü bilgisayarımı kullanıyorum. Çocukların eline telefon veya bilgisayar vermediğimiz gibi kendimiz de elimize birer telefon alıp saatlerce ekrana bakmıyoruz. Onun yerine birbirimize bakıyoruz, konuşuyoruz, müzik dinliyoruz, resim yapıyoruz veya herkes bir kitap veya başka birşey alıp kafasına göre takılıyor.

Aşağıdaki çocuklardan birinin odası. Diğerlerinin odası da aynı, sadece daha okuma yazmaları olmadığı için okuma lambaları yok. Giyisiyer nerede diye sorarsanız yatağın altında 3 tane çekmece var. Oyuncaklar ise yatağın yanındaki bir karton kutuda.

Sonraki resim hem ofisim hem yatak odam. Yazılarımı buradan yazıyorum. Gördüğünüz dolabın bir tarafı portmanto. Yağmurluk ve kışlık montlarımızı, bisiklet kasklarımızı, çantalarımızı, yedek nevresim takımlarını burada saklıyoruz. Diğer tarafta yazıcı-tarayıcı, fotoğraf makinesi, dürbün gibi çalışma ve hobi malzemeleri var. Giyisilerimiz ise yatağın altındaki çekmecelerde. Herkesin 3 giyisi çekmecesi var.

 

Ofisim yatak odasında

Sonraki resim banyo. Banyoda dolaplarım yok. Sadece bir raf var. Havluları görüyorsunuz. Kutularda ise kızımın sayısız saç tokaları, el kremi, makyaj çantası gibi kişisel bakım malzemeleri ve eşimin traş makinesi var. Rafın sağ kısmında çöp kutusu, saç kurutma makinesi ve bebek bezleri duruyor.

Banyoda az sayıda kişisel bakım ürünümüz var, çünkü kişiye özel yok bebek şampuanı yok kadın sabunu almıyorum. Tüm aile tek ürün kullanıyor. Banyo tezgahındaki tepside kalıp el sabunu, diş fırçalarımız, klorsuz diş macunlarımız(çocuklarınki ayrı), diş ipi ve güneş kremi var. Kalıp sabun şeklindeki şey ise deodorant. Koltuk altına sürüyoruz ve çok etkili. Çevre kirliliğine sebep olmayalım diye roll deodorant veya sprey deodorant kullanmıyoruz. Aynı deodorantı eşimle ikimiz kullanıyoruz, çünkü koku vermek yerine kokuyu alan bir ürün. Çok mecbur kalmadığım sürece plastik şişede ürün almıyorum. Şampuan, saç kremi, vücut jeli gibi plastik atığa yol açan ürünler yerine paketlenmemiş sabun alıyorum. Aşağıdaki resimdeki yuvarlak sabun şampuan, dikdörtgen sabun ise vücut sabunu. Temizlik için bu iki ürün dışında birşey kullanmıyoruz:

Sonraki resim evin girişini gösteriyor. Ayakkabılarımız beyaz dolabın içinde. Şu anda yazlık ayakkabılarımız bu dolapta, kışlıklar ise çamaşır odasında bir kutuda.

Şimdi de çamaşır odasına sıra geldi.  Para Bey bu fotoğrafa çok güldü. Burada  üst üste konmuş çamaşır ve kurutma makinelerini görüyorsunuz. Üstünde yedek bebek bezleri, çamaşır deterjanları, yedek çöp torbaları duruyor. Solda temizlik malzemeleri kutusu, ilaç kutusu, bakliyat torbaları, zeytinyağı tenekeleri, çamaşır torbası, elektrikli süpürge, cam silme aparatı duruyor. Kağıt, cam ve plastik atıkları da geri dönüşüm için burada ayrı kutularda biriktiriyoruz. Bu oda aynı zamanda doğalgaz kombisi, elektrik sigortaları, modemin olduğu yer.  Yüzme gözlükleri, plastik havuz oyuncakları, şişme can simitleri gibi çok arada bir kullandığımız eşyaları da burada saklıyoruz. Zaman içinde bu odayı da biraz sadeleştirmeyi amaçlıyorum. Bu kadar yığıntı olmasının sebebi deterjan, bakliyat, zeytinyağı gibi bozulmayan ürünleri toptan almam. Zamanla bu odayı sadeleştirmeye çalışacağım.

Evime gelen insanlar az eşyam olduğunu, fakirlikten kırıldığımızı veya cebimde akrep olduğu için çocuklarımın imkansızlıklar içinde büyüttüğümü söylemiyor. Sadeci(minimalist) yaşamayı seçtiğimi de akıllarına getirmiyorlar. Sadece düzenli ve temiz olduğumu söylüyorlar. Aslında ben temizlik yapmayı sevmeyen üşengeç bir insanım. Bol eşyalı dağınık ve pis bir evde yaşamaktansa, veya bol eşyalı düzenli ve temiz bir evde yaşayıp haftada en az bir günümü temizlik, çamaşır ve ütüye ayırmaktansa çok sade ve akıllıca döşenmiş bir evde yaşamayı, az giyisi ve ayakkabı almayı tercih ediyorum. Ev basit döşendiği için çocuklarım bile düzenleyebiliyor.

Sevgilerimle,